Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Türk Dili Üzerine Yazılar
Türk Dili Üzerine Yazılar

Türkçenin Çilesi - Sâmiha Ayverdi

Türkçenin Çilesi

Zaman zaman zelzeleler, su baskınları ve tabiî âfetlerin türlüsü ile yıkılıp harabolmuş şehirlerimize, kasabalarımıza, köylerimize çeki-düzen verip îmarları yoluna gidiyoruz. İçlerinden hayâtın yeniden canlanması ve bu harâbelerin altından bir yeni düzen çıkıp, insanlara yaşama ümit ve heyecânı verebilmesi için devlet otoritesinin ve mahallî idârelerle halkın el birliği ettiği bu îmar faâliyeti, ortaya yeniden mâmûreler çıkarıyor.

Kazâ görmüş şehirler, böylece çeşitli himmet elleriyle selâmete ererken katliâm görmüş bir lisan ülkesi var ki, kan revân içinde nice bin şehidin cesediyle bir muhârebe meydanı halinde, çatısı damı, temeli, çökmüş, molozlar, kerpiç yığınları ile yolları tıkanmış bulunuyor.

İşte bu fâcia sahnesi Türk dili üstünde cereyân etmiş ve etmektedir. Hem de ednâ menfâatler ve dış tazyikklerin yıkıcı politikasına körü körüne tabi olmak hâtası yüzünden.

Dünyânın hiç bir yerinde, hiç bir milletin başına gelmemiş bir fâcia, ne yazık ki, gözünü dalâlet içinde açmış hakîkat tanımamış, tanımak fırsatı eline verilmemiş nesiller tarafondan körü körüne müdâfaa edilir hâle gelmiştir.

Lisan cellâtları bin yıl Türk diline hizmet etmiş bir kelimenin ölüm fermanını verirken mûcib sebeb olarak gösterdikleri (özleşme, arılaşma) oyununu bir ırkçılık parolasını heyecânına sararak, elinde endâzesi olmayan gençliğe sunmaktadırlar.

Târihini bilmeyen edebiyatını lüzumsuz bir angarye kabul eden mefâhirine, gelenek ve göreneklerine bîgâne yetiştirilen gençlik, artık geçmişle arasına gerilen uçurumu aşamıyacağı için, içinde yetiştiği kısır, dar, verimsiz dünyânın sözcüsü ve koruyucusu olmuş bulunuyor.

Devamını oku...
 

Türk Dili: Dünya Dili

TÜRK DİLİ: DÜNYA DİLİ
Prof. Dr. Sükrü Halûk Akalın
Türk Dil Kurumu Baskanı

Bugün yaklasık 220 milyon konusuru bulunan Türk dili, Moğol ve Mançu-Tunguz dillerinin de yer aldığı Altay dil ailesinin en fazla konusura sahip koludur… 19’uncu yüzyıl sonlarına doğru yoğunluk kazanan arastırmalarla Altay dilleri olarak adlandırılan Türk, Moğol, Mançu-Tunguz, Japon ve Kore dilleri ile Fin-Ugor dilleri olarak anılan Fin, Macar ve Samoyed dillerinin Ural-Altay adında bir dil ailesi olusturduğu düsüncesi, dünyada genel kabul görmüs bir kuramdı. Ancak, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren yürütülen dil bilimi arastırmalarıyla Ural ve Altay dillerinin bir dil ailesi olusturamayacağı düsüncesi yaygınlasmaya basladı. Fin, Macar ve Samoyed dilleri ile Türk, Moğol, Mançu-Tunguz, Japon ve Kore dilleri arasında benzerlikler bulunuyordu ama bu benzerlikler bir dil ailesi olusturmaya yetecek ölçüde bir kaynak dilden miras kalan ortak dil ögesi içermiyordu.

Bugün artık dünya dil bilimi çevrelerinde Türk, Moğol ve Mançu-Tunguz dillerinin olusturduğu Altay dil ailesi, genel kabul görmektedir. Bununla birlikte Kore ve Japon dillerinin bu dil ailesinde yer alıp almadığı üzerine tartısmalar sürmektedir. Bu iki dilin Altay dil ailesine ait olmaları durumunda da, Türk dilinin Altay dil ailesinin en çok konusura sahip kolu olduğu gerçeğini değistirmez.

Devamını oku...
 

Türkçe’nin Karanlık Günleri!

Enkır-men’lerimiz bozgunculuğun en kuvvetli halkası. Türkçe’yi, sohbet eder veya anlatır gibi söylemenin yerini enkır-menlerin yerli-yersiz uzatmaları, kısaltmaları, kesip biçmeleri aldı. Dublaj alışkanlığının günlük yaşayışa kadar yayıldığı bir bozgunculuk devrine girmiş gibiyiz. Türkçe’nin mahallesinde bekçiler olmadığı için, her gelen kabadayı volta atabiliyor ve hâkimiyetini ilan ediyor.

Yazar: YAĞMUR TUNALI

Türkçe’nin Karanlık Günleri”,  hızı 1980 sonrasına kadar uzanan yeni bir dil yaratma çılgınlığının akıl almaz yıkıcılığını en iyi anlatan başlıklardan biriydi. Merhum Profesör Necmeddin Hacıeminoğlu, bu çarpıcı tespiti kitabına isim olarak vermişti. Nihad Sami Banarlı’nın, değeri bütün zamanlarda değişmeyecek “Türkçe’nin Sırları”yla beraber,  “Türkçe’nin karanlık Günleri”, el kitaplarımız arasındaydı. Bu iki kitabın tarih ve kültür perspektifi, çağın bilgisiyle de bütünleşerek, kuvvetli bir savunma refleksi ortaya koyuyordu.

Zihinler karmakarışıktı. Yeni bir dil yaratma gayreti bazılarına göre cinnet derecesindeydi. Matbuat, yazılı-sesli-görüntülü bütün unsurlarıyla bu anlaşılmaz cinnete koşulmuştu. Vurdukça vuruyorlar, yıktıkça iştahlanıyorlar, başarmak için her yoldan baskı uyguluyorlar ve başardıkça hırslanıyorlardı.

Devamını oku...
 

Kelime ve Mana

Nazik Erik - Kelime ve Mana

Büyüğüm: "Kelimenin ehemmiyeti vardır. Muhakkak, telaffuz edilince ruh bulur. Onun için ağızdan çıkan kelama dikkat, itina etmeli. Mesela bir çocuğa 'Düşersin' denmez, “Dikkat et, düşmeyesin” diye ikaz edilir. Çünkü birincide “düş!”, ikincide ise “düşme” emri vardır" diye buyurmuştu. O yüzden eski terbiyede "ocak" söndürülmez, dinlendirilir; "kapı" kapanmaz, sırlanırdı. Onu dinlerken: "Ya hayır söyle ya da sus" kelamı, idrakimde ayrı bir mana kazanmıştı. O zaman, ayrıca, ağızdan çıkan her sözün, her vaadin bir "borçlanma" olduğunu henüz anlamamıştım. Sözde durmanın meşguliyetini, mecburiyetini bilmiyordum.

"Kelam mutlaka ruh bulur!" Anlamak kadar anlatmak da zor. Çünkü bu "ruh", kelimedeki "mana"dan ayrı, apayrı bir şey: Hayat kazanır, yaşar. O da olmadı! Eksik! Hâlbuki biz, çocuklarımıza "cümle içinde kelimenin ayrı bir varlık olduğunu" bile öğretemiyoruz.

Dil bilgisi derslerinde tarif de ederiz. Hani şu, bütün çocukluğumuzda sırtımıza yük olan, ezberlemeye, ille de ezberlemeye mecbur olduğumuz hiçbir işimize de yaramayan, amacı dil bilgisi derslerinde. Ne deriz: "Cümle kurmaya yarayan, cümlede bir vazifesi olan manalı hece veya hece topluluğuna kelime denir." Ondan sonra da çeşitlerine geçilir gayri. Yapısı, görevi, çekimi... Karışıktır iş! Öyle ki kelimede, "ses"ten ayrı bir "mana" düşünemez hâle geliriz! Dünyanın, sadece madde, sadece el ile tutulup göz ile görülenden ibaret bulunduğuna inanır ve inandırır olduğumuz için mi yoksa?

Devamını oku...
 

Nazik Erik - Genç Öğretmene Mektup

Nazik Erik'in Kalemin Ucundan Adlı Eserinden (Kaynak: www.nazikhoca.com)

GENÇ ÖĞRETMENE MEKTUP (1)

Genç Meslektaşım,

Size bu satırları bir yanlış anlamaya yer bırakmamak için yazıyorum. Bir talebe velisiyim. Emekli bir öğretmenim. Meslekten ayrılalı uzun yıllar oldu. Dolayısıyla da meslekle bir ilgim kalmadı. Talebeniz olan torunum ödevini yaparken sordu. Bildiğim hatırladığım kadar ile cevaplamaya çalıştım. Galiba sınıfta söyledikleri size ters gelmiş. "Babaannem söyledi!" deyince de bir yanlış anlaşılmaya yol açmış. Bize bu mektubu hiç bir su-i niyetimin olmadığını belirtmek için hassaten yazıyorum.

Yıllarca, şimdi bulunduğunuz kürsüyü ben de işgal ettim. Daha faydalı olabilmek için elbette ben de her öğretmen gibi yollar aradım. Kolaylıklar da güçlükler de gördüm. Başarılı da oldum, başarısız da. Yalnız "dilbilgisi dersinin beni çok düşündürdüğünü itiraf ederim. Öğretmekte, kavratmakta en çok zorluk çektiğim konulardan biri de "ismin halleri' konusuydu. Bu bahsin çocuğa daima lüzumsuz, karışık bir ezber yükü olduğunu hep gördüm. Sonradan bana, sizin yadırgadığınız izah şekli ile daha kolay öğretilebilir gibi geldi

Siz de öyle yapıyorsunuzdur muhakkak! Fikir birliğine varmak için izah edeyim. Dersi işlerken her kelime çeşidinde olduğu gibi (ismi) de: Soy-yapı, görev-anlam yönleri ile ele almak kolaydır. Tekil-çoğul, soyut-somut, özel-cins, topluluk deyip sınıflandırıyor, kök, gövde, birleşik diye yapılarını gösterebiliyorduk. Çocuk bir kelimeyi gördüğü ya da işittiği zaman zihninde bir varlık teşahhus ettiğinde buna isim dendiğini kolay anlıyordu. Kelimelerin sonlarına gelen eklerle anlamlarının değiştiğini de, yani ağaç kelimesinin sonuna -ler.-lar geldiği zaman çokluk bakımından mânânın faklılaştığını, -ceğiz-cek takılarını alınca da anlam farkı doğduğunu anlatmak kolay oluyordu.

Devamını oku...
 




Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.