Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Kelime ve Mana

Nazik Erik - Kelime ve Mana

Büyüğüm: "Kelimenin ehemmiyeti vardır. Muhakkak, telaffuz edilince ruh bulur. Onun için ağızdan çıkan kelama dikkat, itina etmeli. Mesela bir çocuğa 'Düşersin' denmez, “Dikkat et, düşmeyesin” diye ikaz edilir. Çünkü birincide “düş!”, ikincide ise “düşme” emri vardır" diye buyurmuştu. O yüzden eski terbiyede "ocak" söndürülmez, dinlendirilir; "kapı" kapanmaz, sırlanırdı. Onu dinlerken: "Ya hayır söyle ya da sus" kelamı, idrakimde ayrı bir mana kazanmıştı. O zaman, ayrıca, ağızdan çıkan her sözün, her vaadin bir "borçlanma" olduğunu henüz anlamamıştım. Sözde durmanın meşguliyetini, mecburiyetini bilmiyordum.

"Kelam mutlaka ruh bulur!" Anlamak kadar anlatmak da zor. Çünkü bu "ruh", kelimedeki "mana"dan ayrı, apayrı bir şey: Hayat kazanır, yaşar. O da olmadı! Eksik! Hâlbuki biz, çocuklarımıza "cümle içinde kelimenin ayrı bir varlık olduğunu" bile öğretemiyoruz.

Dil bilgisi derslerinde tarif de ederiz. Hani şu, bütün çocukluğumuzda sırtımıza yük olan, ezberlemeye, ille de ezberlemeye mecbur olduğumuz hiçbir işimize de yaramayan, amacı dil bilgisi derslerinde. Ne deriz: "Cümle kurmaya yarayan, cümlede bir vazifesi olan manalı hece veya hece topluluğuna kelime denir." Ondan sonra da çeşitlerine geçilir gayri. Yapısı, görevi, çekimi... Karışıktır iş! Öyle ki kelimede, "ses"ten ayrı bir "mana" düşünemez hâle geliriz! Dünyanın, sadece madde, sadece el ile tutulup göz ile görülenden ibaret bulunduğuna inanır ve inandırır olduğumuz için mi yoksa?

Hâlbuki psikoloji kitapları da "kelimeler ile düşündüğümüzü" söylüyor. Duygu ve tefekkür dünyamızın kelimeye bağlı olduğunu anlatıyor. Dilin zenginliği kelime hazinesine bağlı. Öyleyse neden kelimeyi müstakilen -ne diyecektim, bağımsız olarak mı- düşünemiyoruz? Neden her kelimeyi telaffuz ederken teker teker, ayrı ayrı teşahhus (zihinde canlandırma, şahıs kazandırma) ettiremiyoruz? Sesten ayrı, kelimedeki manayı idrak edemeyince, canlandırmayınca -gözümüzün önünde diyelim, aslında zihnimizde- cümlenin manasının da şuuruna varamıyor, derinine inemiyoruz. Yani anlamıyoruz. Anlama, düşünme, yani tefekkür ve daha da ilerisi tefelsüf (felsefesine gidiş) olamıyor. Kendimizi, ancak elimizle tutup gözümüzle gördüğümüz, hasselerimizle, yani beş duyumuzla idrak edebildiğimiz, olabildiğince dar bir madde dünyasına hapsediyoruz, işte buraya kapanıp kaldık mı, ne ilim vardır artık, ne sanat, ne de felsefe. Yani tam bir konuşan, yiyen-içen, doğup-büyüyüp ölen hayvan!

Buraya, bu korkunç, bu karanlık, insandan, insanlıktan uzak dünyaya nasıl düşülür? Sevgisiz, merhametsiz, şefkatsiz, belki de aklın birazcık ötesinde hislerin, hasselerin dünyasına nasıl bırakılır? Yahut bu cendereden nasıl kurtulunur? Bilemem. Elbette öğretimin temel konusu da budur. Bu olmalıdır. Mübalağalı da görünse, "anlama" ile "ezberleme" arasındaki karışıklık gerçekte korkutucu. Düşünmeye değer!

Eğitim bir tarafa, aslolan öğrenmedir. Hâlbuki biz, mektebe gitmeyi, öğrenme ihtiyaç ve zarureti olmaktan çıkarmışız! Sadece kanun zoru hâline getirdiğimiz zamandan beri, öğrenimi yarı yarıya öldürmüşüz. Bilgi ve ilmî kifayetin yerine "diploma"yı ikame etmekle bir yarı daha gitmiş! Başka faktörler de var tabii. Ama gerçek olan şu ki, en mühimi, öğrenme zevkini verememişiz.

Malum ya, bu, zevk almaya bağlı! Anlarsa zevk alacak. Neden anlamıyoruz?

Bugün mekteplerimiz randıman düşüklüğünden yakınıyor. Bir öğrenme zorluğu var. "Çocuklarımız çalışmıyor" diyoruz. Hâlbuki çalışkanlarımız, kuru-katı ezbercilikte ısrar edenler. Onlar da üniversite imtihanlarında başarılı olamıyorlar. "Hep iftihara geçerdi. Şans" deyip esef ediyoruz. Bir taraftan da metot değişikliği istiyor, her gün yeni bir metottan medet umuyoruz. Her değişikliğe hemen, dört elle sarılıp netice bekliyoruz. Ve her defasında şikâyetçiyiz. Netice bir bakıma aynı. Yeni denediğimiz bir evvelkinden pek de farklı olmuyor. Hastalığı ve hepsinden de netice alamayışımızın gerçek sebebini aramıyoruz.

Aslında "temel öğretim"e kadar inmek, hastalığın kökünü orada aramak gerekiyor. Demek isterim ki öğrenme zevki anlamaya, anlama manaya bağlı olduğuna göre, hastalık ilkokulda. Temel öğretimde bizim böyle bir meselemiz var mı? Yani çocuk, anlama ve öğrenme zevkini orada alıyor mu? Bunun için de kelimeye, kelimedeki manaya inebiliyor mu? Kelimenin bir "manası" olduğunu idrak ediyor, teşahhus ettirebiliyor mu? Bu idrake, orada iken eriyor mu? Evvela buna bakmalı. Ben bilmiyorum. Ama sanırım üzerinde durulmaya değer. Eh, pedagoglarımız biliyorlardır muhakkak!

Kaynak:nazikhoca.com

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.