Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Türkçe’nin Karanlık Günleri!

Enkır-men’lerimiz bozgunculuğun en kuvvetli halkası. Türkçe’yi, sohbet eder veya anlatır gibi söylemenin yerini enkır-menlerin yerli-yersiz uzatmaları, kısaltmaları, kesip biçmeleri aldı. Dublaj alışkanlığının günlük yaşayışa kadar yayıldığı bir bozgunculuk devrine girmiş gibiyiz. Türkçe’nin mahallesinde bekçiler olmadığı için, her gelen kabadayı volta atabiliyor ve hâkimiyetini ilan ediyor.

Yazar: YAĞMUR TUNALI

Türkçe’nin Karanlık Günleri”,  hızı 1980 sonrasına kadar uzanan yeni bir dil yaratma çılgınlığının akıl almaz yıkıcılığını en iyi anlatan başlıklardan biriydi. Merhum Profesör Necmeddin Hacıeminoğlu, bu çarpıcı tespiti kitabına isim olarak vermişti. Nihad Sami Banarlı’nın, değeri bütün zamanlarda değişmeyecek “Türkçe’nin Sırları”yla beraber,  “Türkçe’nin karanlık Günleri”, el kitaplarımız arasındaydı. Bu iki kitabın tarih ve kültür perspektifi, çağın bilgisiyle de bütünleşerek, kuvvetli bir savunma refleksi ortaya koyuyordu.

Zihinler karmakarışıktı. Yeni bir dil yaratma gayreti bazılarına göre cinnet derecesindeydi. Matbuat, yazılı-sesli-görüntülü bütün unsurlarıyla bu anlaşılmaz cinnete koşulmuştu. Vurdukça vuruyorlar, yıktıkça iştahlanıyorlar, başarmak için her yoldan baskı uyguluyorlar ve başardıkça hırslanıyorlardı.

1970’li yıllar, anarşisiyle beraber, hatta ondan da önce bu dil ve kültür yıkıcılığının zirveye ulaşmasıyla da anılmalıdır. Bu gücün kırıldığı, hatta müntesiplerinden çoğunun eski anlayışlarından geri durdukları açık. Bir bakıma Atatürk’ün 1935’de netleşen “arı dil”den vazgeçme ve “tabîî çizgi”ye dönmesine benzer bir durum var. Ancak, hasarı onarma yolunda doğru dürüst bir gayretin şekillenmediği de gözden kaçmıyor. Bu tarafıyla bakılınca, dilde kan kaybı, yavaşlayarak da olsa devam ediyor. Ağır bir düşmanlık ve propagandayla dilden gönderilen kelime ve söz gruplarının yerine paraşütle indirilen “sözcük”ler patır patır dökülüyor; ya düşünülen manayı kazanamıyor, ya da zaten zayıf bünyeleriyle yaygınlık kazanamadan eriyip gidiyor. Ancak, dilden kovulanların pek azı geri dönebiliyor ve doğan boşluğu İngilizce başta olmak üzere diğer dillerden kelimeler dolduruyor. Bırakın terimleri, günlük hayatta kullanılanlar bile o dillerden kelimelerle yer değiştiriyor. Son yılların hemen her hafta bir yenisi pıtrak gibi biten yapı sitelerine verilen adlara bakmak bile, bu konuda esaslı bir fikir verebilir. Sanırım, bunların içinde adları Frenk dillerinden olanların yüzdesi yetmişlere varır. Devlet projeleri de bu çılgın gidişin tabîî uzantısı.

Bahsin bu tarafı enine-boyuna incelenmeye değer. Bizim dilcilerden, esaslı tahliller gelmedi. Yaşadığımız bu cinnetin mahiyeti üzerinde düşünen ve yazanların, geniş bir tesiri olamadı. Kitlede, bir dil şuuru uyandırılamadı. Yakınlarda bu dünyadan göçen Geoffrey Lewis, “Trajik Başarı” adıyla Türkçe’ye çevrilen eserinde, bu akıl dışı gidişi her yönüyle ele alan şahane bir bakış sergiledi. Bu eser, bizimkiler tarafından yazılamamasının ayıbı bir tarafa, erbabı arasında bile gereken ilgiyi göremedi. Ne kadar anlaşıldığı da bu neticeden rahatlıkla çıkarılabilir.

Bu mesele de ayrıca, pek çok yazı, inceleme-araştırma ve kitabın konusu olarak ilgililerin önünde.

Her şey Mehmet Ali Birand’la başladı

Artık, bir ölçüde dikkatlere getireceğim bahse gelebilirim. Evet, “Türkçe’nin Karanlık Günleri” maalesef bütün cephelerde devam ediyor. Yine 1980 öncesine benzer bir durum var. Yine görünür-görünmez baskılar altında yıkım devam ediyor. Yıkımın yeni ve en zorlu cephesi, bu sefer metin analizi, cümle bölümlemesi, kelime grupları, anlam grupları ile tonlama, vurgulama gibi telâffuzla doğrudan ilgili şubelerde açılmış durumda.

Bizim, resmen kabul edilmiş konuşma ve yazma şivemiz İstanbul Türkçesi’dir. Bu ‘standard Türkçe’de söyleyenlerin sayısı günden güne azalırken, anlayanları ve dikkat edenleri de azaldıkça azaldı. Yazışta ve söyleyişte İstanbul şîve ve edâsını duymak isteyenler, artık bu hayattan çekilmiş olanların eserlerini dinleyecekler.

Bozula bozula gelse de, haberleşme vasıtalarında İstanbul ağzı hâkimdi. Son on yıla kadar, bu çizgiden aşırı sapmaların hemen fark edilmesini sağlayan yaygın bir kulak terbiyesi vardı. Hadi adını koyalım ve misaller üzerinden gidelim: Meselâ, Mehmed Ali Birand telâffuzu, on yıl öncesine kadar bir sapmaydı. Mâzur görülebiliyordu, hatta sevimli de bulunabiliyordu, ama sapmaydı. Ecnebî dilleriyle fazla meşgul olmuş, o diller tarafından ağzı ifsâd edilmiş, ana dilini çok az kullanan garip bir Türk olarak da görülürdü. Basketbol maçlarını anlatan Murathan Murathanoğlu, daha ileri bir örnek olarak ayrı bir kulvar açtı. O, Türkçe’nin bütün harflerini Amerikan mahrecine göre çıkarıyordu. Ağzında, Türkçe sesleri Türk gibi çıkaracak bir yer kalmamış gibiydi. O da tepki görmedi. Dahası, başka yerlerden, bu yolun takipçileri sahne almaya başladılar. Sedad Hakkı Bey’in yeğeni, Prof. Edhem Eldem’in, Türkçe’nin her harfini Fransız hançeresiyle çıkarışını duymaya başladık. Bu zâtın, Osmanlı Tarihçisi olması ayrı bir garâbet olarak kaydediliyordu. Bir ara, fakirhanede İlber Ortaylı Bey’e şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Hocam, Osmanlı Tarihi’yle uğraşan bir grup ecnebîyi toplayalım, içlerine bu zâtı da koyalım. “Telaffuz bakımından en ecnebî olan hangisi?” diye bir halk jürisine soralım... Emin olunuz bu dostunuz dereceye girecektir.” Gerçekten, ilgi çekici bir deneme olur.

Yadırgamıyoruz bile...

Resme devam edelim: On yıl önce bir istisna olarak görülen, çok tecrübeli gazetecimizle açılan çığır, bugün hâkimiyetini ilan etmiş durumdadır. Artık, Birand’ı ve o ekolden çiçeklenen ara telâffuz örneklerini taklîd etmeden haber sunan, haber okuyan, haber veren bulmak için epeyce kanalı epeyce uzun bir zaman takib etmek zorunda kalırsınız. Gün 24 saat, telaşla bunlara benzemek isteğiyle çırpınan eski ve yeniler de çıkmaya devam ediyor.

Hadi yenileri anladık, onların “Herhalde böyle olmalıdır?! “ diyerek hançerelerini değiştirmek için zorlamaları bir ölçüde anlaşılabilir bir durumdur. Asıl anlaşılmaz olan, eskilerin, neden ve nasıl değiştiği? Kısa bir cevap elbette var: Onlar da hâkim gidişin dışında kalmak ve muhtemelen yanlış ve yetersiz olarak damgalanmak ve mesleğin dışında kalmamak endişesiyle hareket ediyorlar. Aykırı bir ses ve tenkid de duyulmayınca, yanlışların yarışı devam ediyor. Böyle hızlı bir değişme döneminden geçtiğimizi kesin olarak söyleyebiliriz. Vahâmeti fark etmediğimiz ve ettirmediğimiz açık. İsimler ve örnekler bir bir gözümün önüne geliyor. Ancak, isme boğmamak, asıl mesele yerine, isimler üzerinden tartışma yürütülmesine yol açmamak için vermemeyi tercih ediyorum. Bu çerçevede bir tartışma açılırsa, bunlar zaten kendiliğinden kamuoyu önünde konuşulur.

Öteden beri Türkçe’yi bu tarzda mesele edinmişler, geldiğimiz noktada sıkıntının dallanıp budaklandığını fark edeceklerdir. Sıkıntı sadece vurgu ve seslerin değerini vererek söylemek olarak konsa bile temelde daha büyük problemler çıkıyor.

Her şeyden önce dili anlamak ve anlatmak problemiyle karşı karşıyayız. Doğru kurulmuş bir cümleyi doğru söylememek, doğruyu vermemek demektir. Doğruyu anlatmak ve anlamak arasında da tam bir bağ ve hatta kesin bir gereklilik vardır. Doğru telaffuz, anlamayla, yani metni çözmekle başlar. Metin içinde cümleyi, cümle içinde esas anlatılmak isteneni anlamadan, ne konuşma-anlatma, ne de okuma olabilir. Yaşadığımız sıkıntının esası buradadır: Yeni zamanların telâffuzunda mânâ neredeyse hiç dikkate alınmaz oldu.

Televizyonlarınızın haber kanallarından birini açınız: Haber spikerinden muhabire kadar, metni manasına göre düz aktarma göremez, duyamazsınız. Karşınızdaki, kendince müzikli bir tarz belirlemiştir, sadece onun iniş çıkışlarına uyar. Bu notalarda bir âhenk olması gerekmez. Anlam, zaten önemli değildir. Dil, o notalara giydirilmek içindir. Uyup uymamasına bakılmaz. Maalesef,  toplumun önündeki bu örnek insanların, yanlışları doğrularını aşacak noktaya gelmiştir. Bu yeni tip telaffuzda, cümle bütünü ile beraber kelime grupları ve anlam grupları da darmadağındır. “Ali Baba’nın tarlasından uçan kuşlar/ alacakaranlıkta dönebildiler.” cümlesini bu şekilde bölmeleri gerektiğini düşünmezler. Bu cümle onlar için 4 veya beş kesmede söylenebilir. Söylerken de, arkadan kovalayan ve korkutan birileri var duygusunu veren, nefes nefese bir halleri vardır. Arkanız dönük dinlerken, o korku ve endişe kılıklı telaffuzu duyunca hemen döner, ne olup bittiğini görmek istersiniz. Ya masada oturarak bu metni okuyan ya da hiç de tehlike taşımayan bir mekânda konuşan spiker veya muhabiri görünce ne düşüneceğinizi, ne diyeceğinizi şaşarsınız.

Dikkat edin, hemen her haberi, arkasından kovalayan düşman varmış gibi ve hayati tehlike korkusuna benzer kesik nefeslerle söyleyen muhabirler ordusu yetişti. Savaş muhabirlerinin cepheden verdiği haberlerde bile bu heyecan, bu telaş, bu korku ve endişe duygusu yoktur. Bu kendine mahsus fon müziği edinen sesler, haberi değil, o edayı satar ve sunarlar. Anlama ve anlaşma problemini derinleştiren,  sağırlar diyaloguna sos olan bu sunuşlar, dozu artan bir uyuşturucu gibi hayatımızı esir alıyor ve biz farkında bile olmuyoruz.

Enkır-men şivesi Türkçe’yi istila etti

Her isim ve soyisim arasına es koyarak, soyadını ayrı vurgulamak da onların kuralları arasına girdi. Halbuki isim ve soyisim bir şahsın bütünü gibi beraber söylenir. Tamlamalar da bölünmez. Bölerek söylemek, hem vurguyu, dolayısıyla hem de mânâyı bozar. Bir gün dikkat ettim, birkaç saat içinde, tamlamaları bölmeden söyleme, hatasız vurgulama “işte bu!” denecek kadar seyrekti. “Kerem’in oğlu”  “Kerem’in/ OĞlu” şeklinde ilk kelime vurgulu bir askıya alınmayla ve ikincisine sanki arkadan biri itiyormuş gibi bastırma ile söyleniyor.  İstisnaları cımbızla bulup almadığımı söylememe gerek yok. Tersi istisna haline gelmek üzere olan bir yaygın uygulamadan bahsediyorum.

Daha yaygın ve neredeyse her on spiker veya muhabirden dokuzunun benimsediği bir acayip yanlış da fiil telaffuzlarında. Hemen her cümlede geçen fiili güçlü bir şekilde vurgulamak âdet oldu. “Başbakan İstanbul’a gitti.” derken düz bir bildirim vardır. Bizim spiker ve muhabirlerimizin dilinde bu düz bildirim, bir olağanüstülük kazanır. Fiil keskin bir vurguyla “GİTti” halini alıverir. Türkçe anlayanlar bile, ancak “gitmedi “diyen birisi varsa, cevaben söylenecek cümlede böyle bir vurgu olabileceğini bilirler. Haber metninde bu tarz bir diyalog söz konusu olamayacağına göre, her fiil, bir hayalî muhâtaba cevap gibi söylenir oldu. En kolay düzeltilebilecek böyle bir yanlışın en yaygın hale gelmesi, hiçbir dil dikkatinin olmadığını göstermeye yetecek kadar kuvvetli sayılsa yeridir.

Türkçe’nin bekçileri yok

Demek ki, “Kendi dilini bilme, öğrenme gayretinin ve dikkatinin hemen hiç olmadığı, dil yanlışlarının hiç önemsenmediği bir ülke olmuşuz!” demez misiniz? Başka dillerin kelimelerini kırk takla atarak onlar gibi söylemeye çalışan Türkler, kendi dillerini önemsemez haldeler. Dahası, kendi dillerini de onların dilleri gibi telaffuz etmek gerektiği düşüncesiyle, vurgulardan ve seslerden başlayarak bir yığın ârızayı hazırlamayı vazife edinmişler. Enkır-men’lerimiz, bu bozgunculuğun en kuvvetli halkası. Türkçe’yi, sohbet eder veya anlatır gibi söylemenin yerini bu enkır-menlerin yerli-yersiz uzatmaları, kısaltmaları, kesip biçmeleri aldı. Dublaj alışkanlığının günlük yaşayışa kadar yayıldığı bir bozgunculuk devrine girmiş gibiyiz. Bir hafta İngiliz Kültüre devam eden bir Türk’ü ilk cümlesinden yakalarsınız. Hiç dil dikkatiniz yoksa bile, “r”lerinden yakalarsınız. Onun çıkardığı “r” sizin ağzınızdan çıktığı yerden çıkmamaktadır.

Bugün hayatımızı işgal eden söyleyişler bu psikolojide olan, yeni fethedilmiş “Batı’nın Yeniçeri”lerine aittir. Bu yönde muazzam bir baskı olduğu çok açık. Türkçe’nin mahallesinde bekçiler olmadığı için, her gelen kabadayı gelip volta atabiliyor ve hâkimiyetini ilan ediyor. Mahallede, tabîî olarak, doğdukları çevrenin dili ve edâsıyla eskisi gibi konuşanlar, söyleyenler, yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Son bir yıl içinde medyada bu yönde baskılarla bozulduğu açık olan yarım düzine spiker ve daha fazla muhabirin adını hemen şuracıkta kaydedebilirim. Bu konudaki kanaatim kesindir.  Tahmin etmiyorum, tâkîb ettiğim için biliyorum.” Neden bu kadar hızlı bir bozulma yaşıyoruz? “ sorusu aklıma kastedecek kadar üzerime üzerime geldiği için devamlı tetikte ve dikkatteyim. Anlamaya çalışıyorum.

Bu konuda bir dikkat başlangıcına ihtiyacımız olduğu açık. Hadi sık sık tekrarlanan ve içi doldurulamadığı için ters tepen “dil seferberliği” gibi bir ifade kullanmayayım; ama o çapta toplu bir dikkatin gelişmesi millet olmanın asgari şartlarından sayılmalı.

Milliyetçi olduğu söylenen Türklerin hiç de öyle olmadıklarının örneklerinden biri, dillerine ilgisizlik ve dikkatsizliktir. Evet, biz milliyetçi değiliz. Milliyetçi olsak, pek çok şey gibi, dilimiz üzerinde de bu acaip kurgular, ulu-orta oynama gayretleri boy veremez. Doğu memleketlerini 20 yıla yakın bir zaman gezmiş bir insan olarak söylüyorum: Sömürge olarak yaşamış memleketlerde bile bizdeki bu dil keşmekeşi yoktur. Türklük ve Türkçe kadar dünyaya dal budak salmış olmasalar bile, küçük Asya kavimlerinde bile bir dil hassâsiyeti vardır.

Türkçe’nin Karanlık Günleri, bu yönüyle dünden daha karanlıklaşarak devam ediyor.

Kaynak: Star Gazatesi

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.