Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Nazik Erik - Genç Öğretmene Mektup

Nazik Erik'in Kalemin Ucundan Adlı Eserinden (Kaynak: www.nazikhoca.com)

GENÇ ÖĞRETMENE MEKTUP (1)

Genç Meslektaşım,

Size bu satırları bir yanlış anlamaya yer bırakmamak için yazıyorum. Bir talebe velisiyim. Emekli bir öğretmenim. Meslekten ayrılalı uzun yıllar oldu. Dolayısıyla da meslekle bir ilgim kalmadı. Talebeniz olan torunum ödevini yaparken sordu. Bildiğim hatırladığım kadar ile cevaplamaya çalıştım. Galiba sınıfta söyledikleri size ters gelmiş. "Babaannem söyledi!" deyince de bir yanlış anlaşılmaya yol açmış. Bize bu mektubu hiç bir su-i niyetimin olmadığını belirtmek için hassaten yazıyorum.

Yıllarca, şimdi bulunduğunuz kürsüyü ben de işgal ettim. Daha faydalı olabilmek için elbette ben de her öğretmen gibi yollar aradım. Kolaylıklar da güçlükler de gördüm. Başarılı da oldum, başarısız da. Yalnız "dilbilgisi dersinin beni çok düşündürdüğünü itiraf ederim. Öğretmekte, kavratmakta en çok zorluk çektiğim konulardan biri de "ismin halleri' konusuydu. Bu bahsin çocuğa daima lüzumsuz, karışık bir ezber yükü olduğunu hep gördüm. Sonradan bana, sizin yadırgadığınız izah şekli ile daha kolay öğretilebilir gibi geldi

Siz de öyle yapıyorsunuzdur muhakkak! Fikir birliğine varmak için izah edeyim. Dersi işlerken her kelime çeşidinde olduğu gibi (ismi) de: Soy-yapı, görev-anlam yönleri ile ele almak kolaydır. Tekil-çoğul, soyut-somut, özel-cins, topluluk deyip sınıflandırıyor, kök, gövde, birleşik diye yapılarını gösterebiliyorduk. Çocuk bir kelimeyi gördüğü ya da işittiği zaman zihninde bir varlık teşahhus ettiğinde buna isim dendiğini kolay anlıyordu. Kelimelerin sonlarına gelen eklerle anlamlarının değiştiğini de, yani ağaç kelimesinin sonuna -ler.-lar geldiği zaman çokluk bakımından mânânın faklılaştığını, -ceğiz-cek takılarını alınca da anlam farkı doğduğunu anlatmak kolay oluyordu.

Yalnız dikkati çekmesi gereken bir nokta vardı ki ismin sonuna gelen her ek aynı vazifeyi ifade etmiyordu. Bazıları kelimenin mânâsında değişiklik yaptığı halde bazıları da cümledeki iki ismin arasında ilişki kurmaya yarıyordu. Meselâ: Ayşe'nin çantası dendiği zaman "Ayşe"riın sonundaki -in ile "çantasının" sonuna gelen -si iki kelime arasındaki ilgiyi birlikte ifade etmelerine rağmen -in daima ilgiyi -si, -i ise sahipliği gösteriyordu. İkisini birden isim tamlaması diye adlandırıyorduk. Onun için biz işin kolayına gitmiş nerede bir (-si,-i) görülürse orada mutlaka bir isim tamlaması vardır. Nerede (-in-nin) varsa ondan sonraki kelimelerden birinde mutlaka bir (-i-si) gelir, diyorduk.

Ayşe-nin kitab-ı

Ayşe-nin Ankara'dan gelirken ablasının kütüphanesinden alıp getirdiği kitab ifadelerde bunu iki soru ile belirtmek kolaydı. "kitab-ı" [kimin kitabı?): Ayşe'nin ! [Ayşe'nin nesi?]: kitab-ı !

İsim bahsinde bir de ismin halleri problemi vardı. Bütün dilbilgisi kitaplarında ele alınan;

İsmin -i hali İsmin -e hali İsmin -de hali İsmin -den hali" ni

yukarıdaki ekler gibi açıklamak pek de kolay olmuyordu. Vakıa bu takıların da birer görevi vardı. Daima bizatihi isim olan kelimenin üzerindeki etkiyi, mânâ değişikliği görev olarak bu kelimedeki yerini belirlemek zordu. Ek ile birleşen yeni kelimeler boşlukta kalıyordu ve çocuk bu kalıbı ezberlemek zorunda olunca öğrenmiyor, sıkılıyordu. Gelen takılar zati kelimeye bir anlam getirmiyor, ekle birleşen yeni kelimeler boşlukta kalıyordu ve çocuk bu kalıbı ezberlemek zorunda olunca öğrenmiyor, sıkılıyordu. Bu tasnif ilk defa bizim gençliğimizde Almanya'dan yeni dönmüş olan merhum Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu tarafından ortaya atılmıştı, sanırım. Muhterem Hocanın Türk gramerinin ana hatlarını çizdiği ince bir kitapçıkta ortaya koyduğu bu tasnifi bizler de o zaman tam kavramış sayılmazdık. Sonradan fark ettik ki bu takılar sentaks (cümle yapısı) ile ilgilidirler.

Eski Osmanlı Türkçe'si gramerlerde "sarf ve nahiv"lerde Arap gramerinin tesiri ile cümle öğeleri fiil-fail-meful diye adlandırılır, mefuller de görevlerine göre, meful-i bih meful-i sarih vs. diye tasnif edilirdi. Terimler, kelimenin manasındaki işi de ifade ve izah ederdi.

Fiil = iş, Fail = yapan ...vs.

Bizim yeni dil bilgileri cümledeki öğeleri özne-tümleç-yüklem diye adlandırdılar. Yüklem'i anladım, cümlenin mânâ yükünü taşıyordu. Tüm-le-ç'i anladım. Cümledeki işi yer-zaman-tarz bakımından tüm-lüyor, tamamlıyordu. Ama yüklemin ifade ettiği işi yapan [fail) ile özne ilgisini kuramadım. Her ne ise öyle dendi biz de öyle öğrendik ve öğrettik.

Sadece, yüklemin geçişli fiil olduğu cümlelerde, fiilin ifade ettiği işin yapılabilmesi için gerekli olan vasıtayı belirtmeye yarayan cümlelerde tümleçlerin ayrı görevleri, bu görevleri belirleyen takıları vardı. Bunlar arasında önde gelen nesne, ancak geçişli fiil ile biten cümlelerde kendini gösteriyordu. Her ne kadar biz çocuklara geçişli fiili nesne alan fiiller diye tarif edersek de aslında çocuğun fiil içindeki iş ile yapanı ayrı olarak soyutlayıp teşahhus ettirebilmesi gerekiyordu. Ancak o zaman çocuk her fiilde işin fail (özne) tarafından kolayca yapılamadığını fark edebilmeliydi. Mesela; otur-, kalk-, git-, gel-, işlerini bizzat ve rahatlıkla yapabildiği halde ver-, al-, ye-, yıka-, tara-, fiillerindeki işleri bir vasıta olmadan yapabilmesi imkansızdı; ver neyi? - kalem-i ye- neyi? - ekmek-i yıka neyi? - mendil-i gibi.

Örneklerde görüldüğü gibi mendil, kalem, yüklemin gösterdiği işin yapılabilmesi için zaruri vasıtalardı ve cümle içinde bu vasıtayı ismin sonuna gelen "-i "akuzatif takısı belirtiyordu. Yani "-i" nin görevi isim tamlaması yapan iyelikten tamamen ayrı idi. Ona hiç benzemiyordu. İyelik takısı isimler arasındaki ilişkiden doğduğu halde -i akuzatif doğrudan doğruya cümlede geçişli fiilin icrasına yarayan vasıtayı belirtiyordu. İyelik" i-"si bir morfoloji [şekil bilgisi] ile ilgili olduğu halde nesne -i' si akuzatif bir sentaks [cümle bilgisi, yapısı] meselesi idi. İyelik iki isim arasındaki ilişkiyi gösterdiği halde, akuzatif isimle fiil (yüklem) arasındaki ilişkiyi gösteriyordu.

Yani -i ismin hali değildi.

Bu durum diğer takılar için de bahis konusuydu, -e (datif) cümlede fiilin belirttiği işten etkileneni belirtiyordu: "Masa-y-a vurdu." Vurma işinden bana sordu, yer-e attı da olduğu gibi.

Görüldüğü gibi burada da -e. -a [datif)'in cümle içinde doğrudan doğruya fiilin gösterdiği işle bir ilişkisi vardı. Yani bu da bu sentaks meselesiydi. İsimle ilgili morfoloji [şekil bilgisi] meselesi değildi.

Farklı görevlerine rağmen nedense yine e-, -a gibi dolaylı tümleç diye adlandırılan ikinci bir takı -de. -da "Lokatif idi ki yüklemin gösterdiği işi zaman, yer bakımından belirliyordu. "ev-de un uttu m","saat üç-te geldi" Bunun da bir sentaks [cümle bilgisi) meselesi olduğu ortadadır.

Nedense yine dolaylı tümleç diye adlandırılan -den, -dan (ablatif)'in daha çok fiilin gösterdiği işi yön, sebep, ayrılma bakımından tamamlayan fonksiyonu aşikardı, "ev-den geliyor", "açlık-dan öldü.", "sağdan git." örneklerindeki -den, -dan da evvelkiler gibi ismin hali olamazdı.

Ben uzun meslek yıllarımda karışıklık yaratan bu konuyu, ismin halleri bahsini talebelerime hep böyle izah etmeye çalıştım. Torunuma kolaylık olsun, iyi anlasın diye bunları ben söylemiştim. Çocuğun sınıfta size söylemek istediği işte bunlardı. Yanlış anlaşılmaya sebep olduğum için tekrar sizden özür dilerim.

Saygılarımla.

GENÇ MESLEKTAŞA MEKTUP (2)

Muhterem Hocanım,

Öğretmenin sınıf hakimiyet ve kürsü hürriyetine inananlardanım. Uzun meslek hayatımda ne müdür, ne müfettiş endişesi çektim, ne de üst müdahalesi. Veli işbirliğini daima tercih ve teşvik ettim, ama çizmeden yukarı çıkılmasına asla fırsat vermedim. Mesleğimi severim. Kutsallığına inanmışlığım vardır. Her kürsü sahibinin de benim kadar hür ve müstakil olduğuna inanmışlardanım. Yaşım, tecrübem ne olursa olsun kürsüdeki sese müdahaleyi saygısızlıktan öte ukalalık sayarım. Size geçen mektubu bu sebeple yazmış şahsi fikrimi tecrübeden gelen görüşümü anlatmaya çalışmıştım.

Bakın genç meslektaşım, ben ne ilim adamıyım ne de bir araştırmacı. Ben sadece vazifemi daha iyi yapmaya çalışmış, kendince öğretme kolaylıkları aramış  bir öğretmenim.

Bugün sınıfta torunuma "Yine mi?" demişsiniz. İnanın ki çocukla olmuş olacak bütün temasım tek bir gün içindi. Bu konu da o zaman geçti.

Çocuk büyük ses uyumunu ezberlerken (-yor takısı bu kurala uymazı) beraber hıfzetmeye çalışıyordu. Sebebini bilirse daha kolay öğreneceğini söyledim ve (çünkü -yor takı değil takı görevi gören bir yardımcı fiildir.) dedim. Merak etti belki de inanmadı. Ben de ona dilimizin bazı kaynaklara göre 8500 yıllık bir tarihi olduğundan, bu uzun tarih süresince bazı fiillerin anlamlarda değil kullanışlarda eskimelere maruz kaldığını, yardımcı kelime haline geldiğini söyledim. "Birleşik fiillerdeki, yardımcı filler gibi mi?", deyince de konuya daha geniş değinmek gerekti.

-ol, -bul, -kal, -et, eyle... vs.'nin ancak .yabancı soylu isimlerle birleşerek birleşik fiil yapan kelimeler olduğunu; ancak hiss-et, razı ol, memnun kal vs. gibi kelimelerin fiil zamanlarının bütün kipleriyle ve de şahısları ile kullanıldığını söyledim. Ama buna mukabil:

bil-, ver-, dur-, yat-, yaz-

fiillerinin ise gerundiyum yani fiilden (-e, a) (-p) ile yapılmış isimlerle birleştiklerini, birleşince de kendi öz manaları dışında bambaşka manalar: tezlik, yeterlilik, süreklilik gibi manalar ifade ettiklerine işaret ettim. Bunların da bütün kip ve şahıslarını muhafaza ettiklerini de...

Af edersin, sözü uzatıyorum. Sabrınızı taşırmak istemem. Arzum bir bakıma hesap vererek size salahiyetinize karşı bir saygısızlık yapmak istemediğimi belirtmektir.

Torunuma üçüncü grup sayabileceğimiz tarihi yardımcı filleri de anlatmağa çalıştım. Bunlardan 1 .'si, -yor' -dır ki ancak bir tek geniş zaman kipi, bir tek de 3. tekil şahsi ile yaşar. Aslı -yor değil yorur'dur.

Ama dilimizin bir özelliği vardır. Benzeşen (-r) lerden biri düşer. Bugünkü kullanışımızda da yorur'daki iki (-r) den biri düşünce yalnız (-yor) kalmıştır. Görmez misin köylülerimiz (geliyoru) diyorlar. Gerçek çekimin izini muhafaza ediyorlar, dedim. Yalnız kalınca (şimdiki zamanı) ifade eden bir (takı) haline gelmiştir diye anlattım.

2. kelimemiz de (tur-) fiilidir. Onun da tıpkı "yor" gibi bir tek kipi ve bir tek 3. tekil şahsı yaşamaktadır, (tur-ur) da sonradan yorur - yor gibi aynı şartlar içinde (tur-) takı haline gelmiştir diye anlattım ve misal verdim. Bu yapının eski hali 15. Yüzyıla kadar devam etmiştir.

(Yunus'durur benim adım) meşhur Mevlid'de ol durur ol... gibi devam etmektedir. Takı haline gelince artık aslını muhafaza edememiş -dır, dur, -tür ... şeklinde beraber kullanıldığı kelimelere ahenk bakımından uyar olmuştur.

3.sü (-er) fiilidir ki dilimizdeki tarihi (e-i) değişmesinden sonra (11. asırdan sonra) ir-olmuş, -r- düşünce i- kalmıştır. Biz bunu cevher fiili diye öğrenmiştik. Çünkü hem: (Hal) , di'li geçmiş, -miş'li geçmişse dilek, şart kipleri (bütün şahısları ile) hem de (-ken) partisip şekli yaşamaktadır.

4.sü ise u- yardımcı fiilidir. Bunun varlığının ifadesi bile zordur. Zira ne bir kipi vardır, ne de şahsı!

Mesela konuşurken kullandığımız "bil-di-m" fiilinin olumsuz şekli bil-me-dim'dir.

Bil-e-me-di-m'in olumlusu bil-e-bil-di-m. Uyu-y-a-ma-dı-m fiilinin olumlusu uyu-y-a-bil-di-m'dir.

GENÇ MESLEKTAŞA MEKTUP (3)

Güzel kız, size bir ukala, kendini beğenmiş, geveze yaşlı bir öğretmen değil sadece hüsnü niyetini belirtmek isteyen bir kişi olarak mektup yazmıştım. Bir değil iki! Açıkça belirttim ki ben bir ilim adamı değilim. Bir araştırmacı değilim. İlmin yeni gelişmelerinden de haberli değilim. Size yazışımın sebebi evvela torunumun suçsuzluğunu, yani kasıtlı bir saygısızlıkta bulunmadığı, suçunun sadece bana olan sevgisi ve inanmış olmasından ibaret olduğunu bildirmek, bu arada kolaylığını gördüğüm mesleki tecrübelerimi paylaşmaktan ibaretti.

Aslında bu satırlarımı da fuzuli bulabilirsiniz. "Yalnız (-yor) hakkında tafsilat vermiş ama ötekilerden söz etmemiş!" demişsiniz. Sözünüz ciddi mi, sitem mi? Anlayamadım. Eğer sizi rahatsız etmeyecek ise devam edebilirim.

Geçen mektupta tarihi dört yardımcı fiilden de bahsetmiştik. Bunlardan: -u (iktidar bildiren bir fiil iken bütün zaman kiplerini ve çekim eklerini kaybetmiştir, demiştim. Ancak iktidar (yeterlik) bildiren birleşik fiilin olumsuz kipinde yaşayan bir ses haline gelmiştir.

Yor ise tek kip ve tek şahsı ile bir kalıp halinde kalmış, şimdiki zaman eki olarak kullanılır olmuştur.

Yüklemlik vazifesi görebilen yani fiilliğini muhafaza etmekte olan iki eski yardımcı fiil kalmıştır ki bunlardan biri (tur-)'dur.

(tur-) fiilinin kelime manası açık. Devamlılık, süreklilik ifade ediyor. Bugün sadece katiyet ve hüküm bildiren cümlelerde bir takı fiildir.

Birleşik fiil = isim+yardımcı fiil  formülünden hareket edersek,

Beyaz-dır,

Hasta-dır

Lazım-dır cümlelerinde hem bir devamlılık, hem de katiyyet anlamı vardır diyebiliriz. Çekimli fiiller de de:

gel-miş-tir

geli-yor-dur

gel-meli-dir şeklinde kullanılmaktadır.

Yalnız dikkat ederseniz, affedersiniz, dikkatinizi çekmiştir muhakkak, bu (yüklem) fiillerin çekimi yoktur. Ancak 3. tekil şahısı kullanılır. Yani;

Hasta-dır-ım

Hasta-dır-sın diyemeyiz. Ancak. Hasta-dır 3. tekil şahıs kullanılır. Bu nokta dikkate değer ve takının fiil olduğunu gösterir.

Yine (-r geniş zaman) (-di'li geçmiş zaman) çekim kipleri ile beraber kullanılmaz. Hangi ders kitabının nasıl yazdığını pek bilmem. Ders kitabında bu takı fiil, -di'li geçmiş zamanın geniş zaman takısı diye isimlendirilmiş. Benim bildiğim (tur-) tarihi bir yardımcı fiildir. İsimlendirirler, yazmış. Bu izaha aklım ermez, (-r) zaman takısına geniş zaman denilişinin sebebi hem şimdiki hem geçmiş ve de gelecek zamanı ifade etmesindedir. İki geçmiş ve geniş zamanın bir arada kullanılması mantığa sığar mı? Nasıl mümkün olur anlamam.

Ayrıca bileşik fiilin bileşik fiil = isim+yardımcı fiil formülü dolayısıyla; gelmiş-tir, oturacaktır, uyuyordur, söylemeli-dir derken 1. Kelimenin çekimli fiil mi, yoksa partisip mi olduğu düşünmelidir. Sizin ek fiil dediğiniz i- yardımcı fiiline gelince, ben ona cevher fiil demeği tercih ederdim. Yine de aynı kanaatteyim -tır takı (ek) fiilinden ayrılması lazım. Çünkü çok iş yapıyor. Çok da kipi var. Bunlardan 1 .si (hal kipi) dir ki çok az ders kitaplarında yer alır.

Hasta-y-ım

Hasta-y-dı-m

Hastalan-dı-m

Bunlar ayrı ayrı fiillerdir. 1. 2. Örneklerde hasta (kök) isimdir. Hastaydım, hasta idim şeklinde yazıldığı, söylendiği zaman bu isim daha belirgindir. Hastalan-dı-m ise isimden yapılmış dönüşlü bir fiildir.

(Hasta-y-ım) ise doğrudan doğruya cevher fiil (cevher fiilin hal kipi) olduğu aşikardır. Şahıs takıları ile çekersek,

Hasta-y-ım

Hasta-sın

Hasta

Hasta-y-ız

Hastasınız

Hasta-lar (-dırlar)  Burada iki mastar dikkati çekmektedir,

a- bütün fiil çekimlerinde olduğu gibi 3. tekil şahıs takısının olmaması

b- 3.tekil şahıs takısı  ler, lar'ın başına günümüzde (-dır) takı fiilinin yerleşmekte olması

-di'li geçmiş zaman kipi ise açıkça ifadeye (hikaye) kavramı verir.

Zengindi < zengin idi / Gelen amcamdı < amcam idi

-miş'li geçmiş ise (rivayet) kavramı getirmiştir.

Zenginmiş < zengin imiş  / Hastaymış < hasta imiş   (o zaman) Çocukmuş < çocuk imiş

-se dilek şart ise doğrudan şart kavramı getirir.

Hastaysa < hasta ise  /  Zenginse < zengin ise

Tıpkı takı fiil -turur' da olduğu gibi bu üç kip çekilmiş fiillerin sonuna da gelirler. Aynı şekilde Hikaye-rivayet-şart manalarını bu zamanlara ilave ederler.

geli-yor-du < geliyor idi (şimdiki zamanın hikayesi)

geliyormuş < geliyor imiş (şimdiki zamanın rivayeti)

geliyorsa < geliyor ise (şimdiki zamanın şartı)

Bileşik kelimenin aynı formül ile yapılmış bir bileşik fiil olduğu aşikardır: Çekimli + yardımcı (ek fiil)

Buradaki çekimli fiilin (partisip) olup olmadığını, dilcilerimiz, dil ile uğraşan ilim adamlarımız elbette aydınlığa çıkaracaklardır. Biz o zamana kadar bu kelimeyi (birleşik zamanlı fiil) olarak öğretmekte devam edeceğiz.

-iken'e gelince; açıkça görülen bu kelimenin halen umum Türkçe'de  kullanılan tarihi bir partisip oluşudur. Ama bugün biz onu dilimizde bağlaç olarak kullanıyoruz.

Böyle olduğu için yani bütün şahısları ile (4) zamanını ve de partisipini muhafaza eden, ifadeye hikaye-rivayet-şart anlamlarını getiren bu fiile (ek) fiil değil cevher fiil demek daha çok yakışır.

Hayırlı başarılar dilerim genç meslektaşım.

GENÇ ÖĞRETMENE MEKTUP(4)

Genç Meslektaşım,

Mektuplarımdan rahatsız değilseniz bile, memnun olmadığınızı, her gün okulundan dönen torunumun tavrından anlıyorum. Zarif ve nezaketli bir çocuksunuz. Ona bir şey söylemiyorsunuz ama tavrınızın değiştiğinin farkında... Hep şikayet ediyor... "Hep senin yüzünden oldu" diyor. "Öğretmenim yazdığın o mektuplardan sonra, yüzüme bile bakmıyor... Halbuki, eskiden hep bana sorarak gülümserdi!"  Belki yanılıyor, belki haklı... Ama bu benim size son mektubum! İster okuyun, ister okumayın.. İster değer verin, ister vermeyin... Ben bir söyleyeyim de...

Biliyor musunuz, aslında bu benim, bu konuda yazdığım ilk mektup yani yazıdır. Daha evvel sınıfta konuyu böyle işlememe rağmen bunları hiç yazıya geçirmedim. Çünkü ben akademik kariyeri, ilmi hüviyeti olan biri değilim. Beni salahiyetli bulamayabilirlerdi. "Kala kala böyle bir ilmi iddia sana mı kaldı?" diyebilirlerdi..."Hangi kitapta gördün?" diyeceklerdi "Bunca yazılmış eserde yok ya!" diyebilirlerdi. Bunlar benim sınıftaki gözlemlerim. Yani senin gibi onlar da bir şeyler söylerlerdi. İşte... "Bunca ilim adamı dururken!" Diyeceklerdi. Yazmadım işte... Ama şimdi yarım asrı geçen çalışmadan sonra, kürsüden ayrılmışken, bir hatıra gibi de olsa bunları yazmaya cesaret ediyorum.

Bak güzel kız! İlk okula başlayan çocuğa müzikten fiziğe her şey öğretilir. Şimdi İngilizce de öğretiliyor. Aslında bizim okullarımızda öğretime başlarken öğretilen, harfleri seslendirmek, sesleri harfe dönüştürmektir. Bunun adına okuma-yazma derler. Derler de her nedense (kelime)nin bir mânâ kalıbı olduğunu, mutlaka bir mânâya delalet ettiğini öğretmezler. Global-yani beynelmilel cümle metodudur kullandıkları... Evvela cümle fişleri verir, ezberletir sonra çözümlemeye geçer. Kelime-hece-harf derler... Seslere geçerler. Bazısı da ünlülere (sesli harf) ünsüzlere (sessiz harf) demekten de çekinmez. Neyse... Yani çocuk harfleri seslendirince okumuş olur...

Fişleri ezberlemekle işe başladığı için (Büyük harf ile başlayıp, nokta ile biter)e cümle demeği de bilir... Bizim çocuklarımız okula geldikleri zaman çok zeki ve hareketlidirler. Sonradan durgunlaşırlar... 3 yaşından itibaren, ailevi şartlar içinde gelişmiş veya gelişememiş fıtrî tecessüsleri, ilmi tecessüse çevrilemeyince öğrenmeyi öğrenemedikleri, anlamayı bilemedikleri için öğrenmeyi sade kitapta gördüklerini ya da öğretmenden işittiklerini tekrarlama sandıkları için (ezber)den öteye geçemezler. Yani biz onlara kelimeyi ve (cümle) yi tanıtamaz, öğretemeyiz.

Cümle: Fikir, demeyiz. Her cümlede mutlaka bir fikrin, bir haberin, bir oluşun, bir hareketin olduğunu söylemez, üzerinde durmayız.

Halbuki, Fikir=Yüklem! Dememiz gerekir. Cümlenin temeli (yüklem)dir. Yani cümlenin yükünü o yüklenmiştir. Ve; yüklem=Fiil

İşte sizlerle, mevcut kitaplarla anlaşamadığımız nokta buradan başlıyor.

Kabul edelim ki, bir çocuğa fiili iyi anlatamıyoruz. (İş-oluş-hareket) diyoruz ama onun aklında (iş) kalıyor. Ve kökünde iş veya hareketi gördüğü her kelimeyi (fiil) sayıyor.

Ona; fiil=kök+zaman+şahıs demiyoruz. Eğer böyle söyleyebilsek, cümlede diğer öğeleri yerleştirmek sanırım daha kolay olurdu. Eğer çocuğa, okuduğu her cümleden sonra (ne diyor?) yahut (ne olmuş?) diye sorsaydık o bize yüklemlik yapan (fiil) ile cevap verecekti. Eğer, fiil=kök+zaman+şahıs düsturumuzu tanıtmış olsa idik, okuduğu cümlede, yükleme bakarak bir zaman içinde bir şahsın bir iş yapmış olduğunu sezinlerdi. Biz de o zaman (kim-ne?) diye sorabilirdik. O da bize rahatça (işi yapan)ı yani (özne)yi gösterirdi. Ona öznenin mutlaka (isim) olması gerektiğini, ister tamlama, ister cümlecik halinde olsun, özne olan ismin sonuna takı almadığını da eklerdik.

Ortada bir iş ve yapan olduğuna göre, işin hareketin nerede, ne zaman, nasıl olduğunu teker teker sorarken, cümledeki öğelerin yerleri ve vazifeleri ortaya çıkar, cümle strüktürü belirir ve çocukta cümle şuuru kökleşir, yerleşirdi. Mesela çocuğa en zor gelen nesnenin, fiilin geçişli- geçişsizliği ile olan ilgisi daha şuurlu olarak idrak ettirilebilirdi. Yani çocuk, yüklem, fiil nesne aldığı için geçişli demezdi de fiil geçişli olduğu için nesne alıyor derdi. Yani yüklemlik makamına gelen fiil kendisi geçişli ise cümlenin yükleminin bir nesne alması gerekir. Eğer yüklemlik makamına gelen fiil geçişsiz ise, yüklemin bir nesneye ihtiyacı olmaz. Cümlede nesne bulunmazdı. Fiil kelimesi içinde (iş) ile (yapan) arasındaki ilişkiyi fark eder... Yani bazı işlerin vasıta olmadan yapılamadığını görürdü. Ekmek olmazsa kişi yeme işini yapamaz ama oturur-kalkar, gider-gelirdi. İşte (işlem)e vasıta olan (ekmek)ti. O vasıtayı gösteren de (-i) yani (akuzatif) takısıydı. Yani ismin -i hali diye bir şey yoktu! Cümlede vasıtayı (belirten) bir (-i) takısı vardı. Cümleyi açıklarken, kim neyi yapmış, kim kimi görmüş dediğimiz zaman beliren bu işi yapmayı sağlayan vasıta.idi! Kimi-neyi sorusuna cevap veren kelime (nesne)dir demek doğru olur.

İşin yapıldığı yer ve zamanı belirten de lokatif yani (-de, -da) takısı idi. Onlara neden dolayı tümleç dediğimizi bilmiyorum.

Onu çarşıda gördüm.

Saat dörtde geldi.

derken, bu zaman-mekan mefhumları ile -de lokatifini birleştirir! Çocuk -de, -da'yı görünce işle ilgili zaman ya da mekâna intikal ederdi.

Bu yön ve sebep belirten (-den, -dan) (ablatif), etkiyi belirten -e, -a (datif) için de cari idi. İşte o yüzden geçen mektubumda size dilbilgisi (morfoloji) ile şekil bilgisi ve cümle bilgisi (sentaks) arasındaki farkı işaret etmiş dilimizde ismin -i hali, -e hali, -den hali yoktur. Bunlar sentaks (cümle bilgisi)nde birer öğenin temsilcileridir, diye yazmıştım.

(Niye?-kime?) (neden-nerden-kimden) soruları öğe olarak ifade ettikleri görevleri, taşıdıkları manaları ile çocuğun anlamasını kolaylaştırırdı. Tabii bunlar, çocukta cümle yapısının şuurlaşması, anlamaya gidebilmesi, anlama kavramanın kökleşmesi için ilk okulun ilk sınıfından itibaren ele alınmalıydı.

Dilbilgisinin sentaks bahsi üzerinde biz çok az dururuz. Allah rahmet eylesin ilk defa Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu "Türk Dili" adlı gramerinde bu konuya yer vermişti. O kadar alışılmamış terimler ortaya attı ki, o dilber kitaptan yeterince faydalanılamadı. Cümleyi, cümlenin yapısını, çeşitlerini hep öğretmeye çalıştık. Yazarlarımız o kadar kısa, o kadar yalınkat üslupla ifade eder oldular ki bu konuya eğilmek lüzumsuz oldu sanki... Ama yine de bir tasnife girildi ve cümle yüklemine göre iki türlüdür.

A- İsim cümlesi

B- Fiil cümlesi

dendi. Bu tarif genelleşti... Hani cümle bir iş, bir oluş, bir hareket bildiren düzenli kelime dizisi idi? Dilimizdeki kelimeler iki türlüdür. Ya varlık gösterir, ya da zaman ve şahıs belirterek iş oluş ve hareket diye öğretilir. (Varlık) gösteren kelime cümledeki iş-oluş-hareketi yüklenebilir mi? O halde nasıl olur da fiil cümlesi-isim cümlesi diye ayrılabilir? Fiilin olmadığı yerde fikir, hüküm yoktur ki! Ben Arapça bilmem ama, Arapça'da hüküm cümlesini olduğunu bilirim. Diyecekler ki, işte var ya! O bizim dilimizde değil.

-Ahmet evde yok

-Ali hasta

derken, yüklemlik görevindeki kelimeler isim değil mi? Hayır değil! Bakın biz dilbilgisi kitaplarımızda cümleyi; yüklemine göre, anlamına göre, yapısına göre diye tasnif ederiz. Anlamlarına derken, kast ettiğimiz;

-olumlu cümle

-olumsuz cümle

-soru cümlesi

-ünlem cümlesi'dir.

Fiillerin bazı incelikleri vardır. Mesela fiillerin anlamlarındaki bütünlük ve görevlerine göre tam fiil ve yardımcı fiil olarak da ayrı olmaları bunlardan biridir. Çocuğa da kelimenin ne olduğunu söylerken soy, yapı, görev, anlam bakımından özelliklerini anlatmaya çalışırız da bilhassa birleşik kelimeleri öğretirken, birleşik kelimeler üzerinde durmayı pek önemsemeyiz. Halbuki, öğretilmesi en zor olan konu birleşik fiillerdir. Hele fiilin kök-zaman-şahıs özelliğini yerleştiremediğimiz gibi yardımcı fiilin ne olduğunu da iyi tanıtamayız. Halbuki birleşik fiili isim+yardımcı fiil diye formüle etmek kolaydır. Bu birleşimde isimler gibi yardımcı fiillerin de çeşitlerini öğretmek zorcadır. Kaldı ki, isim cümlesi, fiil cümlesi tasnifi bu temel bilgiye dayanır. Unuttuğumuz, dikkate almadığımız problemlerden biri yardımcı fiilin cümleye getirdikleridir ki, cümle tasnifine onu ilave şarttır.

Çok eski bir tarihe sahip olan dilimizde, Orhun Kitabelerinden itibaren tanıdığımız yardımcı fiiller vardır. Bunlar -er(mek), tur(mak), -yor i(mek) ve -u(mak) tır. Hani geçen mektuplarımda sıraladığım tarihi (-er,  -i(mek), -tur(mak)) bu 'kişinin sadece birer kip (zaman) ve de sadece üçüncü tekil şahıslarının yaşadığını biliyorsunuz. Halbuki, -er (mek) yani -i(mek)in (cevher fiilin) bütün şahısları gibi -buna ek fiil diyorlar- dört ayrı kipi ve de partisipi vardır. Kiplerin bütün şahısları yaşamaktadır. Bunlardan biri (hal) kipidir. İsimlerin sonuna gelir.

Zengin-im  / tok-um / aç-ım

zengin-sin / tok-sun / aç-sın

zen-gin/ tok / aç

zengin-iz / tok-uz / aç-ız

zengin-siniz / tok-sunuz / aç-sınız

zengin-ler / tok-lar / aç-lar

çekilebildiğine ve yüklem olduğuna göre, demek ki burada bir fiil vardır. Bu kelime fiildir. Dikkat edilince görülecektir ki, üçüncü tekil şahısların takısı yoktur. Bu, Türkçe'nin bütün fiil çekimlerinde de böyledir.

(1)

gid-ecek-im / al-dı-m

gid-ecek-sin / al-dı-n

gid-ecek / al-dı

gid-ecek-iz / al-dı-k

gid-ecek-siniz / al-dı-nız

gid-ecek-ler / al-dı-lar

yahut

(2)

değil-im / yok-um / hasta-y-ım

değil-sin / yok-sun  / hasta-sın

değil / yok / hasta

değil-iz / yok-uz / hasta-y-ız

değil-siniz yok-sunuz hasta-sınız

değil-ler / yok- lar / hasta-lar

Birinci örnekteki gibi ikinci gruptaki örnekte, cümle sonunda görülen kelime, isim değil cümledeki yüklem, fiildir ve üçüncü tekil şahıstır.

Görüyorsunuz ki güzel kız, bu fiillerdeki çekim özelliği yüzünden, Türkçe'de yüklemler de isim zannedilenler aslında fiilin çekimdeki üçüncü tekil şahıs kipidir. Türkçe'de isim cümlesi diye bir şey yoktur. Çünkü fiilin olmadığı yerde cümle yani fikir veya hüküm diye bir şey olamaz. Bunu böyle öğretmekte fayda vardır, sanırım.

Ha... bir şey daha var; Hal kipinin bu çekimi son zamanlarda bir acayip oldu;

fakir-im

fakir-sin

fakir

fakir-iz

fakir-siniz

fakir-ler (demiyor da)

fakir-dir-ler, diyorlar. Bazı ileri görüşlü yazarlarımız bu çekjme isim de bulmuşlar -dili geçmis'in geniş zamanı diyorlar. Bu da can sıkıcı bir mantık hatası!

Bilinir ki, Anadolu Türkçesinde -tur(mak) geniş zaman takısıyla, -turur olarak çekilmiştir. (Yunusturur benim adım...) gibi. 15. yüzyıldan sonra yine dilimizin bir özelliği olarak tıpkı -yor daki -r, -ur'un düşmesi gibi biri birine benzeyen bu iki heceden biri habloloji yoluyla düşmüş, -turur, -tur, -dır, -dir, -dur, -dür haline gelmiştir. Ve bugün de böyle kullanılmaktadır. (Ama görevini kaybetmemiştir.) Anlam bakımından hüküm ve katiyet bildirir.

-Kağıt beyazdır.

-Biber acıdır'da katiyet,

-lazımdır, kelimesinde ise hüküm vardır. Onun için biz anlam bakımından yapılan, cümle tasnifine -tır, -dur yardımcı fiili ile yapılmış yüklemli cümlelere hüküm cümlesi demeği, bunu da ilave etmeği uygun görürüz, -tur(mak) yadımcı fiili ile -er(mek), -i(mek) yardımcı fiilleri anlamlarında olduğu gibi kullanışlarında da biri birinden çok farklıdırlar. Bu yüzden -dir, -dur'a takı fiil, -er (mek), -i(mek) (cevher fiil)e de ek fiil diyerek biri birinden ayırmayı aralarındaki büyük farklılığı işaret etmeyi tercih ederiz.Nasıl -i(mek) in hal kipi ile yapılmış cümlelere hal cümlesi dememiz gerekiyorsa, bu -dır ile yapılanlara da hüküm cümlesi demek daha doğru olur.

Nitekim ister çekimli fiilin, ister ismin sonunda olsun -i(mek) yardımcı fiilinin -dili geçmiş zamanı ile yapılan cümlelerin de hikaye anlamı vardır.

Yemiş-tim / yemiş-i-dim

yemiş-tin / yemiş-i-din

yemiş-ti / yemiş-i-di

geliyor-dum / geliyor-i-dim

geliyor-dun / geliyor-i-din

geliyor-du / geliyor-i-di

kalem-di / kalem-i-di / ağaç-tı / ağaç-i-di

mişli geçmiş zamanlı olanlarında rivayet anlamı vardır.

Tatlı-y-mış / tatlı-i-miş

ağaç-mış / ağaç-i-miş

alıyor-muş / alıyor-i-miş .... gibi

Aynı fiilin, dilek şart kipi ile, birleşik fiildeki cümlelerde şart anlamı görülür.

-kirliyse yıka / kirli ise yıka

-beğenmediyse ye / beğenmedi ise ye

-çalışırsa kazanır / çalışır ise kazanır

-beyazsa kirlenir / beyaz ise kirlenir

-camsa kırılmıştır / cam ise kırılmıştır.

Cümlelerinde şartlık anlamı aşikardır. Bu yüzden yukarıda da geçtiği gibi, cümle tasnifinde bunların da ilavesini yani, -dir, -dır, ile yapılmış yardımcı fiilli cümlelere hüküm, -i(mek)'in dili geçmişi ile yapılmış birleşik fiil rivayet ise dilek şartı ile yapılmış birleşik fiili cümlelere de şart cümlesi diye tasnifi ilave edilmesini uygun görmekteyiz.

Sözü daha fazla uzağa götürmek istemiyorum. Açıkça diyorum ki,

cümle demek fikir demek, fikir demek yüklem demek, yüklem demek fiil demek, fiil ise kök+zaman+şahıstır. Yahut birleşik fiilli isim-yardımcı fiil (yani isim+kök+zaman+şahıs) dır.

Fiilsiz cümle olmaz! Türkçe de isim cümlesi yoktur. İsim sanılan kelimeler -i yardımcı fiilinin hal kipinin III. Tekil şahıslarıdır.

Anlam bakımından olumlu-olumsuz, soru, ünlem cümlelerine isterseniz hal, hüküm, rivayet, hikaye, şart cümlelerini de ilave edebilirsiniz.

Tabii, dil bilgisi kitaplarında yok, siz daha iyi bilirsiniz.

Yalnız, lütfen kitap yazıyor diye, dili geçmişin geniş zamanı demeyin...

Haydi hoşça kalın!

Başarı dileklerimle!

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.