Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Dünya Edebiyatı
Dünya Edebiyatı

gülistane’de / sohrab sepehri


gülistane’de

ovalar ne geniş
dağlar ne yüce
nasıl da ot kokuyor gülistane
ben bu köyde bir şeyin peşindeydim:
belki bir düşün,
bir ışığın,
bir çakıltaşının,
belki bir gülümsemenin.

karakavakların arkasından saf bir aymazlık çağırıyordu beni
bir kamışlığa dayandım, yel esiyordu, kulak kabarttım:
kimdi benimle konuşan?
bir kertenkele süzüldü
düştüm yola
yolüstünde bir yoncalık
sonra bir hıyar bostanı, çiçek açan çalılar ve toprağın unutkanlığı
bir suyun kenarında çıkarıp çarıkları oturdum
ayaklarım suda:
“nasıl da yeşilim bugün!”
tenim ne kadar da uyanık
erişmesin dağın ardından bir keder
ağaçların arkasında kim var?
hiç. tarlada bir inek otluyor
yaz öğlesi
gölgeler bilir nasıl bir yaz olduğunu
lekesiz gölgeler
temiz ve aydınlık bir köşe
duygunun çocukları! oyun yeri burasıdır
boşuna değil yaşam:
şefkat var, elma var, inanç var
evet, şakayık durdukça yaşamalı.

Devamını oku...
 

Seyir Suresi /Sohrab Sepehri



seyir suresi

andolsun seyre
ve sözün başlangıcına
ve zihinden uçuşuna güvercinin
kafeste bir sözcük var

sözlerimse bir parça çimenlik gibi açıktı
onlara dedim:
eşiğinizde bir güneş duruyor
ki kapıyı açarsanız davranışlarınıza yansıyacak

ve onlara 
taş dağın süsü değildir dedim
nasıl ki bir ziynet değilse kazmanın bedeninde maden
yerin avucunda görünmez bir cevher var
ki tüm yalvaçların gözleri kamaşır parıltısıyla
cevheri arayın
yalvaçlığın otlağına götürün an’ları

ve onlara,
ulağın ayak seslerini müjdeledim
günün yakınlığını, rengin çoğalışını
ve gülün uğultusunu
kaba sözlerin çitinin arkasından
Devamını oku...
 

denizlerin ardında / sohrab sepehri












denizlerin ardında

bir kayık yapacağım
ve salacağım suya
aşk korusunda kahramanları uyandıracak
kimsenin bulunmadığı
bu yabancı topraklardan uzaklaşacağım

olmayacak kayığımda ağ
ve gönlümde inci arzusu
öylece süreceğim.
ne maviliklere gönül vereceğim
ne de sudan başlarını çıkarıp
parıltılı yalnızlıkta
saçlarıyla balıkçıları büyüleyen
su perilerine.

öylece süreceğim
öylece mırıldanacağım:
“uzaklaşmalı, uzaklaşmalı”
şehrin erkeklerinin efsaneleri yok
kadınları bir üzüm salkımı kadar dolu değildi
hiçbir salon aynası sevinçleri yinelemiyordu
hiçbir gölcük meşaleyi göstermiyordu
gece şarkısını söyledi
şimdi sıra pencerelerde.

öylece süreceğim
öylece süreceğim

denizlerin ardında bir şehir var
orada pencereler tecelliye açılır
çatılar beşer aklının fıskıyesine bakan
güvercinlerin meskenidir
şehrin on yaşındaki her çocuğunun eli
bir marifet evidir
şehrin insanları her duvara
bir uyku, zarif bir düş gibi bakıyor
toprak senin duygularının müziğini duyuyor
ve mitos kuşlarının kanat sesleri geliyor rüzgardan

denizlerin ardında bir şehir var
orada güneş erken uyananların gözleridir
şairler aydınlık, akıl ve suyun varisleridir

denizlerin ardında bir şehir var
bir kayık yapmalı.


sohrab sepehri

Çeviri: serdar okuyucu

 

Suyun Ayak Sesi - Sohrab Sepehri

suyun ayak sesi

sohrab sepehri

annemin sessiz geceleri için!

kaşanlıyım
geçinip gidiyorum
bir lokma ekmeğim, azıcık aklım,
iğne ucu kadar bir zevkim var.
ağaç yaprağından iyi bir annem,
akan sudan iyi dostlarım var.

ve bir de bu yakınlarda bir tanrım:
şu şebboyların arasında, o ulu çamın altında
suyun bilincinin üzerinde, otun yasasının üzerinde.

ben müslümanım.
kıblem kırmızı bir güldür
namaz yerim bir pınar, mührüm nur
seccadem ova.
ben pencerelerin kalp atışıyla abdest alırım
namazımın içinden ay akar, tayf akar.
bütün zerreleri billurlaşır namazımın,
namazımın arkasında taş görünür:
ben namazımı
rüzgar servinin minaresinde ezanını okuduğunda kılarım
otun başlama tekbirinden,
dalganın “kad kamet”inden sonra kılarım.

Devamını oku...
 

Gülistan’dan Bir Gül

Gülistan’dan Bir Gül

Hırsızın biri, bir abidin evine girdi, ne kadar aradıysa da çalacak bir şey bulamadı. Üzüldü. Abit durumu anladı. Hırsız eli boş dönüp üzülmesin diye çıkacağı yere üzerinde uyuduğu kilimi bıraktı.

İşittim ki Allah yolunun erleri

Düşmanlarını bile incitmez

Dostlarınla çekişmekte olan sen

Bu yüce makama nasıl ulaşacaksın

Devamını oku...
 

AFORİZMA: Aklın Duraksamasından Parçalar

AFORİZMA: AKLIN DURAKSAMASINDAN PARÇALAR

Gary Saul Morson

Tercüme: Kadir Yılmaz

I. Tür ve Kısa Biçimler

1. AFORİZMA, HÜKÜM, ÖZDEYİŞ, slogan, nükte, hipotez, düşünce ve diğer kısa ifade biçimleri için kullanılan terimlerin açık bir tanımı yoktur ve genellikle birbirleriyle çelişkiye düşecek ya da aşırı genellemeye varacak şekillerde kullanılırlar. Bir aforizmalar kitabında, başka bir yerde nükte ve özdeyiş olarak sınıflandırılan ifadelere sıklıkla yer verildiği görülebilir. Dahası, bu terimlerin bir kısmı genellikle herhangi bir kısa ifadeye (geniş/genel tanım) ve belirli bir türe (dar/özel tanım) atıfta bulunmak üzere kullanılır.

2. Muğlâklık, seçimi yapana (editöre) hizmet eder. Editör John Gross, Oxford Aforizmalar Kitabı’na bizlere aforizma olarak adlandırılan bu tarz ifadelerin ilk kez Hipokrat’ın tıbbî deyişlerinin toplandığı bir seçkide geçtiğini hatırlatarak başlar. Aforizma terimi Rönesans döneminde yeniden ortaya çıktığında, ilk olarak özünde hatırlatıcı bir mahiyet taşıyan ifadelere işaret etmiş, ancak on sekizinci yüzyılla birlikte “ahlakî ya da felsefî bir ilkenin ifadesi” olarak hayat tecrübesinden elde edilen hususların yorumlanması anlamında kullanılmış ve anlamı neredeyse tamamen değişmiştir. Bu sebeple Dr. Johnson aforizmayı, “bir özdeyiş; kısa bir cümlede dile getirilmiş bir ilke (kaide); herhangi bir yere bağlı olmayan bir konumlandırma” olarak tanımlar. Aforizma; kendi başına (bağımsız), kısa ve ahlakî bir konuya değinecek şekilde olmak zorundadır-ancak kısa ifade biçimlerinin hemen hepsi bu şekildedir. Bu yüzden Johnson, nükteleri ve özdeyişleri de içermesi gereken geniş/genel tanımı geliştirmiştir.[1]

Devamını oku...
 

Masalın Meta-Tarihsel Kökenleri Hakkında

Masalın Meta-tarihsel Kökenleri Hakkında

VICTORIA SOMOFF

Tercüme: Kadir Yılmaz

Halk hikâyelerinin gerçek dünyasında, Tanrı her şeyi bir düzen içinde tanzim etme ihtiyacı duymasa da, bu düzen kendiliğinden gerçekleşir.

Max Luthi

Türler teorisinin başlıca sorunlarından biri, bazı benzer özellikleri paylaşan iki farklı türün arasındaki sınırın nerede başladığı hususudur. Aslında çok fazla büyütülmemesi gereken bu sorun, Grimm Kardeşlerden beri bütün folklor araştırmacılarının aralarındaki inkâr edilemez benzerlikleri kabul etmelerinden ötürü,  efsane ve halk hikâyesi gibi iki tür arasındaki farkı tefrik etmek istediğimiz zaman hayatî bir konuma yükselir.

Efsane ve halk hikâyesi arasında belirgin bir sınır çizmenin zorluğu, folklor teorisinde çeşitli yanlış anlama vakalarını da beraberinde getirmektedir. Bu vakalardan belki de en ünlüsü, Propp ve Levi-Strauss arasında vuku bulmuş olan üzerinde çalışılan malzemenin hangi türe ait olduğu konusundaki anlaşmazlıktır. Levi-Strauss’a göre efsane ve halk hikâyesi arasındaki fark, niteliksel olmaktan ziyade bir “derece farklılığı” olarak kabul edilmelidir: “Hikâyeler, aynı zıtlıkların daha küçük bir ölçekte aktarıldığı minyatür efsanelerdir ve bu durum, hikâyelerin ilk olarak çalışılmasını güçleştirmektedir” (Levi-Strauss 1976:30); yani, yapısal çözümlemelerde öncelikli tercihin halk hikâyelerinden (Propp’un örneğinde efsaneler) ziyade efsanelerin olması bu yüzdendir.

Devamını oku...
 

İlyada Destanı

İLYADA DESTANI

İlyada Destanı, Homeros'un yazdığı büyük bir destandır. Bir başka Homeros destanı olan Odeysseia ile birlikte, edebiyatın en eski örneği ve tüm zamanların en güzel şiirlerinden sayılır.

Hem İlyada hem de Odsseia, Truva Savaşı ve bu savaşta yer alan insanlarla ilgili söylenceleri dile getiren, koşukla yazılmış destanlardır. Tarihçiler Yunanistan'daki Akhalar ile Batı Anadolu'da yaşamış olan Truvalılar arasındaki bu savaşın yaklaşık İ.Ö. 1199'da geçtiği görüşündedir. Akhalar'ın Truva'yı kuşatmalarının ise 10 yıl sürdüğü sanılmaktadır. Bu konuda o kadar çok öykü ve söylence vardır ki, hangisinin gerçek hangisinin uydurma olduğunu bilme olanağı yoktur.

Yunanca'da Truva'nın bir adının da İlios olmasından dolayı Homeros'un destanı İlyada adını aldı. Homeros, yaşadığı dönemde herkesin bu öyküyü bildiğini düşünerek, Truva kuşatmasını baştan sona anlatmaz; savaşın 10.yılında sadece dört gün içinde geçen olayları anlatır. Savaş neredeyse bitmek üzeredir. Truva efsanesinin bu bölümü " Aşil'in Öfkesi " olarak bilinir.

Devamını oku...
 
Daha Fazla İçerik...




Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.