Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Dünya Edebiyatı Dünya Edebiyatı AFORİZMA: Aklın Duraksamasından Parçalar

AFORİZMA: Aklın Duraksamasından Parçalar

AFORİZMA: AKLIN DURAKSAMASINDAN PARÇALAR

Gary Saul Morson

Tercüme: Kadir Yılmaz

I. Tür ve Kısa Biçimler

1. AFORİZMA, HÜKÜM, ÖZDEYİŞ, slogan, nükte, hipotez, düşünce ve diğer kısa ifade biçimleri için kullanılan terimlerin açık bir tanımı yoktur ve genellikle birbirleriyle çelişkiye düşecek ya da aşırı genellemeye varacak şekillerde kullanılırlar. Bir aforizmalar kitabında, başka bir yerde nükte ve özdeyiş olarak sınıflandırılan ifadelere sıklıkla yer verildiği görülebilir. Dahası, bu terimlerin bir kısmı genellikle herhangi bir kısa ifadeye (geniş/genel tanım) ve belirli bir türe (dar/özel tanım) atıfta bulunmak üzere kullanılır.

2. Muğlâklık, seçimi yapana (editöre) hizmet eder. Editör John Gross, Oxford Aforizmalar Kitabı’na bizlere aforizma olarak adlandırılan bu tarz ifadelerin ilk kez Hipokrat’ın tıbbî deyişlerinin toplandığı bir seçkide geçtiğini hatırlatarak başlar. Aforizma terimi Rönesans döneminde yeniden ortaya çıktığında, ilk olarak özünde hatırlatıcı bir mahiyet taşıyan ifadelere işaret etmiş, ancak on sekizinci yüzyılla birlikte “ahlakî ya da felsefî bir ilkenin ifadesi” olarak hayat tecrübesinden elde edilen hususların yorumlanması anlamında kullanılmış ve anlamı neredeyse tamamen değişmiştir. Bu sebeple Dr. Johnson aforizmayı, “bir özdeyiş; kısa bir cümlede dile getirilmiş bir ilke (kaide); herhangi bir yere bağlı olmayan bir konumlandırma” olarak tanımlar. Aforizma; kendi başına (bağımsız), kısa ve ahlakî bir konuya değinecek şekilde olmak zorundadır-ancak kısa ifade biçimlerinin hemen hepsi bu şekildedir. Bu yüzden Johnson, nükteleri ve özdeyişleri de içermesi gereken geniş/genel tanımı geliştirmiştir.[1]

Gross, ilk başta aforizmayı diğer kısa ifadelerden ayırt edebilmeye yarayacak daha dar bir tanım sunar. Ancak kullandığı sabit nitelemeler bu girişimin akim kalmasına sebep olur. Gross, aforizmanın çoğunlukla muzır ve ancak nadiren teselli edici olduğunu belirtir. Nüktenin aksine bir başına (herhangi bir bağlamın dışında) olabilmelidir. Her ne kadar Gross bu düşüncesinde ısrar etse de, pek çokları aforizmanın kendi başına olabileceği düşüncesine ısrarla karşı çıkarlar. Sonunda Gross, kısa ifadelerin de dâhil edilebileceği şekilde tanımını genişleterek daha kapsamlı bir yaklaşımı öne sürmek zorunda kalır. W. H. Auden ve Louis Kronenberger hazırladıkları ünlü seçkinin girişinde benzer bir noktaya temas ederler ve bütün seçkilerin, seçimleri yapan editörün beğenisine ve ahlakî eğilimlerine bağlı oldu olduğunu dile getirirler.  [Seçki] Editörler[i], bizleri hayat hakkında aslında başkalarına ait olsa da artık bir noktadan sonra kendilerinin olmuş sözlerle bilgilendirirler. Zaten ‘kişisel bir seçki’[2] ifadesi, bu durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.

Seçkiler (antolojiler), editörlerin kişiliklerinin ve beğenilerinin tarihinden süzülerek karşımıza çıkmış olsa da, ifadelerin türlerin bakımından herhangi bir tutarlılık sergilemezler.

3. Kısa ifade seçkileri, daha uzun çalışmalardan oluşan (oyunlar, Rönesans lirikleri ve benzerleri) seçkilerinden oldukça farklı bir iş görürler. Genel anlamda bu kısa ifadelerin büyük bir kısmını Bartlett ya da benzer seçkiler üzerinden öğrendiğimizi söyleyebiliriz. Özellikle okumadığımız yazarların (yani yazarların büyük bir kısmının) bulunabileceği doğal yer, belirli bir konuyla ilgili özel alıntıların toplandığı seçkilerdir. Popüler seçki-karşıtı bir çalışma olan They Never Said It (Bunu Asla Söylemediler) kitabının editörleri Paul F. Boller Jr. Ve John George’un da belirttikleri gibi, bir düşüncenin ya da ifadenin en iyi bilinen hali çoğu zaman onun asıl kaynağındaki dile getirilişi değil, seçkilerdeki aslı bozulmuş ve fakat formülleştirilmiş hali olabilmektedir. Bununla birlikte Boller ve George’un getirdikleri eleştirinin anlamsız olduğu söylenebilir, çünkü aforizmalar zaten alıntılandıkları –“bağımsız (bağlamdan koparılmış)”-biçimde özel bir otoriteye ulaşan aforizmalar gibi varlıklarını sürdürürler.[3]

4. Öyleyse kısa ifade türleri arasındaki farklılıkları nasıl anlayacağız ve bunu yapmanın bizim için ne gibi bir faydası olacak? Soru bir kez dile getirildiğinde, artık bir türe yönelikmiş gibi görünecektir ve bu soruya şu soruyla cevap verebiliriz: peki uzun edebi biçimleri sınıflandırmanın ne gibi faydası var? “Roman” terimi herhangi bir uzun kurmaca çalışmasını ya da bunun belirli bir türünü belirtmek için kullanılabilir. Yani roman Defoe ile başlamıştır dediğimizde ya da “roman” terimini “Middlemarch (Taşra Yaşamı Üzerine Bir Çalışma) benzeri çalışmalara” işaret etmek üzere kullandığımızda aslında gerçekçi kurmacanın karakter geliştirmeye ve özgün şartların belirlenmesine odaklandığını belirtmek isteriz. Bu sebeple, tür çalışmalarının genel niteliği göz önüne alındığında terimlerin genellikle bir geniş bir de dar anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz.

5. Her sınıflandırma sistemi, ortaya koyduğu sorunlara yönelik geliştirdiği çözümlerin niteliğine göre hüküm verir. Bu yüzden tek bir doğru sınıflandırma sistemi yoktur. Bir terimin çoklu ve uyuşmayan anlamlarını içeren açıklamaları azaltmaya ya da kullanmamaya çalıştığımızda ve yalnızca belirli çalışma sınıfları üzerine odaklandığımızda elimizden gelenin en iyisini yapmış oluruz. Bu bakımdan tür çalışmasının nihai amacı terimleri açıklamak değil, sınıflandırmada kullanılacak sınıfları belirlemektir.

6. Modern anlamda ilk tür teorisyeni sayılabilecek Mikhail Bakhtin, türleri dünya görüşleriyle tanımlamaya çalışmıştır. Bakhtin için “roman,” “aşk hikâyesi,” “macera hikâyesi,” vd. bütün bunlar, belirli bir tecrübe algısının, insan eylemi değişkenlerinin, karakterlerin ve yapılan tercihlerin doğasının bir bütün halinde toplandığı biçimlerdir. Bakhtin’in yaptığı sınıflandırmanın amacı, farklı bakış açıları arasında (karşılaştırma yapabilmek için) diyaloglar yaratabilmektir. Bu sayede örneğin roman ve ütopya arasındaki farkı ortaya koyup, farklı sınıflara ait metinlerin diğerleri tarafından nasıl yorumlandığını keşfedebilir ve bunların karşılaştırılmalarından ortak bir akıl elde edebiliriz. Çok sayıda bu tür karşılaştırmadan sonra “[tespit edilen] noktalar arasında bir çizgi çekebilir” ve gerçekten yapılmasa da olası karşılaştırmaları kendimiz düşünerek incelediğimiz türe dair bilgimizi bu sayede genişletebiliriz. Böylelikle türlere dair terimlerle, yani türlere dair özel koşullarla düşünmeye başlayabiliriz.[4]

7. Bu yaklaşımı benimsediğimizde, bir türün her bir alt üyesi hem kendi içinde bizatihi bir çalışmaya hem de türün kaynaklarının belirli bir gelişimi haline dönüşecektir. Artık bir romanın ya da aforizmanın ne ile ilgili olduğunu bir kez öğrendiğimizde, ele aldığımız çalışmayı içinde bulunduğu sınıfla ilişkilendirerek okuyabiliriz. Bu sayede, türün karakteristik olarak taşıdığı düşünceleri zenginleştirme imkânı bulabiliriz.

8. Ayrıca bir çalışmayı aynı anda birden fazla değerlendirme yoluyla ele alabiliriz. Bazen edebiyat tarihindeki rastlantısal bir olay ya da yazarın planlı bir tasarısı olan bir çalışma, birden fazla türün özelliklerine ve bakış açısına göre değerlendirilmeye tabii tutulabilir.[5]

Türün kendisi eserin içinde açık bir şekilde mevcut değildir ve özellikle kısa ifadeler söz konusu olduğunda, birden fazla türe özgü ipucuyla karşılaşmamız hayli mümkündür.

Değerlendirme sonucunda elde edilen yorumlar, birbirlerinden açıkça farklı ya da çelişkili görünebilir. Örneğin Dostoyevski’nin “Gülünç Bir Adamın Rüyası” ve Thomas More’un Ütopya’sı; her ikisi de bir ütopya ve anti-ütopya olarak okunabilecekleri gibi, her iki tür arasındaki bir diyalog (benim meta-ütopya olarak adlandırdığım) olarak da okunabilirler.[6] Her iki çalışmanın da, iki türden birden etkilendiğini söyleyebiliriz.

Yani buradan hareketle, eğer bir çalışmayı X [türü] olarak ele alıyorsak kendisini X anlamında açacağını ya da onu Y [türü] olarak sınıflandırıyorsak kendisini Y anlamında açacağını söyleyebiliriz.

Bu sebeple türün ne olduğunun tespiti, anlamın belirlenmesi açısından çalışmanın neredeyse kendisi kadar önemli hale gelmektedir.

9. Kısa ifadeleri, dünya görüşlerinin taşıyıcıları olan türlerin bakış açılarından incelemeyi öneriyorum. Bu açıdan bir hükümden, özdeyişten, hipotezden, nükteden, düşünceden ve pek çok diğer türden ayrılan bir aforizmik bilinç olduğunu söyleyebiliriz. İlerleyen sayfalarda öncelikli olarak aforizmanın temel dünya görüşünün ne olduğunu, onun karşıt biçimi olan hüküm (dictum) ile karşılaştırarak tanımlamaya çalışacağım. Kısa bir ifadeyi aforizma olarak okuyabilmek için, bu ifadeyi, bir hükmün bakış açısıyla uyuşmayacak şekilde okumak gerekir.

Bir ifadenin her iki (karşıt) yolla da okunabileceği bazı durumlar vardır.

Aforizmanın ne olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi için, mevcut makalemizin de ötesine geçilmeli ve aforizma daha fazla kısa ifade biçimiyle yan yana karşılaştırılmalıdır.

10. Kısa ifadeler bir tecrübenin düşüncesini vurguladıkları için bazen daha uzun biçimler olarak da genişletilebilirler. Felsefî fabllar (Voltaire’inkiler gibi), genellikle genişletilmiş aforizmalardır. Oscar Wilde’ın yazdıkları gibi pek çok oyun aslında nüktelerin genişletilmesidir ve kısa bir ifade biçimi olarak nükte örneklerinin çok sayıda ortak özelliğini taşırlar. Aforizmik bilinç kendisini, yerinde aforizmaların çok sayıda klasik örneğini barındıran Rasselas (Habeşistan Prensi Rasselas’ın Hikâyesi) çalışmasında olduğu gibi, daha uzun edebi biçimlerde de gösterebilir.

11. Büyük eserlerinde bazen yapıyı kısa ifade biçimlerinin karşılıklı diyalogu şeklinde kuran ve son yıllarında kendi kısa ifadeler seçkisini oluşturan Tolstoy, büyük aforizmacıları takdir etmiş ve en fazla dikkate aldığı Lao Tzu’dan aforizma çevirileri yapmıştır. Savaş ve Barış’taki Prens Andrey ve Anna Karenina’daki Levin, nükteleri sığ görerek reddettiklerinde ve özdeyişlere birere tecrübe anahtarı olarak bakmayı bıraktıklarında gerçek bilgiye ulaşmışlardır. Savaş ve Barış’taki aptal generaller özdeyişlerle konuşurken, bilge general Kutuzov ve akabinde Prens Andrey onlara, kitaptaki bilgeliği ve aklı da temsil eden, aforizmalarla karşılık verirler. Prens Andrey, Speranski nüktedan olduğu için hayal kırıklığına uğrar ve onu çevresinden uzaklaştırır.

12. Savaş ve Barış dünyanın en uzun aforizmasıdır.

13. Uzun çalışmaların içinde geliştirilen kısa ifade biçimleri doğal olarak kısa ifade biçimlerinin kendi başlarına yaptıklarından çok daha fazlasını yapma kapasitesine sahiptir. Aforizma Savaş ve Barış’ta merkezî bir yer işgal etmesine rağmen, yalnızca genişletilmiş bir aforizma olarak değerlendirilemez.

14. Bu açıdan bakıldığında kısa ifade biçimlerinin nihai ve sistematik bir sınıflandırılmasının yapılması mümkün değildir. Kısa ifade biçimlerinin sayısı hayli çok, değişebilir ve insan tecrübesinden damıtılan görüşlere bağlı olduğu için eksiksiz bir sınıflandırmadan söz edilemez.

II. Aforizma ve Muamma (Bilmece)

1. Örnek bir aforizma:

Delhi tapınağının Tanrısı, ne konuşur ne de sükût eder; yalnızca işaret eder.[7] –Herakleitos

2. Delhi Tanrısı Apollo, kendisine yöneltilen soruya bir gizemle cevap verir. Açık bir cevap yerine muğlâk (örtük) bir işaret verir ve verdiği işaret, tıpkı Herakleitos’un aforizmasında belirtildiği gibi, kesin bir anlama gelecek ölçüde berrak değildir. Verilen cevabın özlü (kısa) olması sebebiyle birbirinden farklı şekillerde yorumlanabilir. Her yorum daha da ilerisine işaret ettiği için, Apollo’nun verdiği işaret aslında sonsuz bir labirente açılan kapı gibi düşünülebilir. Bu bağlamda, gerçek hiçbir zaman açığa çıkmayacaktır, çünkü her yorumlayıcı adım gerçeği bir sonraki yoruma öteleyecektir.

3. Delhi Kâhini’nin söylediklerinin anlamının açık olduğunu düşünen ve sırf kendi aklına dayanarak söylenenlerin anlamının çözülebilir olduğunu düşünen kimse, bulduğu çözümde (açıklamada) kesinlikle yanılacaktır. Grek mitolojisinde ve hikâyelerinde (Herodot’ta, Kral Oedipus’ta), kendisine sunulan gizemi aşırır gururu sebebiyle bir çırpıda tamamen çözdüğünü sanıp sonlandıran kahramanlardan bahsedilir. Oedipus’a ya da Herodot’un Croesus’una benzeyen böyleleri için, tanrının işareti bir bulmacadan ziyade bir tuzağa dönüşür.

4. Tanrı, ne tasdik eder ne de inkâr. Aksine, yalnızca işaret eder. Ancak matematik sorusuna verilen eksiksiz bir cevap gibi kesin bir hedefi işaret etmez; bunun yerine kendisine yaklaştıkça bizden sürekli olarak kaçan bir ufka işaret eder.

5. Bu imkânsızlık; sanki Sisifos’un yerinde biz varmışız gibi bir umutsuzluk hissine yol açabilir ya da Lao Tzu, Wittgenstein veya Tolstoy örneklerinde olduğu gibi, sonu gelmeyen gizemlerden bir aydınlanma hissesine kapı aralayabilir. Sonrasında hedefimize ulaşamasak bile araştırmamız başarısızlığa uğramış sayılmayacaktır, çünkü araştırmamızın her adımında biraz daha fazla bilgiye (bilgeliğe) ulaşmış olacağız.

6. Aforizma da, tıpkı tanrının işareti gibi, nihai bir bilgiyi içermez ve fakat kendisinin ötesinde sonsuza kadar adımlanması gereken bir bilgi alanına işaret eder. İşaret edilen bu alan, tam olarak bir gizem alanıdır.

7. Aforizmacı, dünyanın kendisini açık bir şekilde bahşetmediğini bilir. Bilgi (bilgelik) arayışı, kâhine danışmaya benzer ve her bir gizem bir başkasına gebedir.

Herakleitos: “Doğa, gizlemeyi sever” (RA 28).

Tolstoy’un ölürken söylediği iddia edilen son sözleri: “Aramak, her zaman aramak.”

8. Muamma, aforizmadan oldukça farklıdır, çünkü muammada bir cevap vardır. Muammayı çözecek bir cevap her zaman vardır, ancak bir aforizmanın yorumlanması aforizmanın taşıdığı gizemi daha da derinleştirir. Dedektif hikâyesi genişletilmiş bir muamma iken, onun tersi, örneğin Suç ve Ceza, aforizma üzerinden gelişim sergiler. Muamma kurucunun dünyası aforizmacınınkinden oldukça farklıdır, çünkü muamma kurucu gizem dünyasının dışında yaşar. Muamma kurucu için yalnızca çözülmemiş sorunlar vardır, gizemler değil.

9. Kral Oedipus. Gelmiş geçmiş en büyük muamma çözücü olan Oedipus, başka herkesin aklını allak bullak eden muammayı (bilmeceyi) çözerek Sfenksi alt etmiştir. -“O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?” Oedipus kısa bir süre düşünür ve yaratığın insan olduğunu söyler: İlk çocukluğunda insan dört ayağı üzerindedir, emekler; daha sonra da iki ayağı üzerinde yürür ve nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanır.- Bilmecenin cevabı insandır. Bu insan aklın kendisine rehberlik ettiği eylem insanıdır. “Sen, eylemlerinin sonuçlarını planlayan bir tecrübe adamısın.”[8] Bu şekilde tanımlanan insan muammaları çözen aklıyla hüküm sürer ve Jocasta’nın yaptığı gibi, gizemli bütün anlayışları hor görür. Jocasta (Oedipus’un annesi), Laius’un (Oedipus’un babası) oğlunun onu öldüreceği kehanetinin yanlış olduğunu düşünür ve şöyle der: “Kendisine kehanette bulunma gücü bahşedilmiş hiçbir insanoğlu yoktur” (O 370). Ayrıca gizemli deyişlerdeki muğlâklığın, bu deyişleri söyleyenlerin aleyhine döneceğini belirtir: “Eğer Tanrı bir şeyi araştırırsa ya da bir şeye ihtiyaç duyarsa, bunu bize kendisi açık bir şekilde belirtir.” Ona göre, tanrılar konuştuklarında açık bir şekilde konuşurlar ve dünya akıl tarafından kavranabilir. Oedipus sahip olduğu en önemli şeyler olarak gördüğü ve dünyayla uyum içinde olan aklı ve iradesiyle gurur duyar: “Ben, hiçbir şey bilmeyen Oedipus, buraya geldim ve Sfenksi durdurdum; bilmeceye yalnızca kendi aklımda cevap verdim-söylediklerimin tekini bile kuşlardan öğrenmedim” (O 364).

Tiresias’ın yalnızca söyledikleri değil, ayrıca ne şekilde söylediği de rahatsız eder Oedipus’u: muğlâk ve bilinmez deyişlerin, plan hazırlanmasında ve harekete geçilmesinde hiç kimseye yardımı dokunmaz.

Tiresias: Bugün sana doğum ve ölüm getirecek.

Oedipus: Söylediğin her şey aynı-bilmeceler ve belirsizliklerle dolu.

Tiresias: Yoksa sen dünyadaki en iyi bilmece çözücü değil misin?

Oedipus: Beni aşağıla, devam et – fakat senin beni küçük düşürmek için bulacağın her şey beni daha da büyük yapacaktır. (O 365)

Laius’u kimin öldüreceği muammasının çözülmesindeki ironi, dünyanın sırrına vakıf olunamayacak ve insanın amaç ve adalet algısını alaşağı edecek gizemler tarafından idare edildiğinin yine Laius tarafından ortaya çıkarılmasıdır. Koro tam da burada eski bir aforizmanın değişik bir çeşitlemesiyle ara girer: “Bu yüzden, hayatın ve ölümün sınırından acı çekmeden geçinceye kadar dünyada yaşayacağı son günü görmek için bekleyen hiçbir insana mutlu demeyiz” (O 386).

Oyuna hâkim iki paradoks vardır: aklın kavrayışının ötesinde kalan gerçeği akleden akıl. Ve bir amaç için yapılan eylemin amacı alt etmesi. Oedipus at Colonus eserinin kahramanı, başarılarının ona başarılarını elde ederken çektiklerinden daha fazla acı verdiğini söyler.

Gizem kendisini tekrar eder: Jocasta ve Laius kehanetten kaçınmaya çalışırken, aslında kehanetin gerçekleşmesine yardımcı olurlar. Babasını öldürmemek için Corinth’den kaçmaya çalışan Oedipus, kaçış esnasında babasıyla karşılaşır ve onu öldürür. Bunun dışında oyundaki bir diğer ironi de, Oedipus’un lanet okuduğu kişinin nihayetinde kendisi çıkmasıdır.

Koronun son sözü, hiçbir zaman derinlemesine inceleyemeyeceğimiz bir gizem dünyasına işaret eder. Oyun, bu gizemi ortaya çıkarır, ancak açıklamaz; gizeme ışık tutar, fakat ışık tutulan yer aslında bizim hiçbir zaman aydınlatamayacağımız karanlıktır. Hükmümüzün ve anlayışımızın ötesinde kalan anlaşılamaz olan ve hükmümüzün geçmediği şeylerdir, dolayısıyla Oedipus kral (eyleme gücüne sahip olan) ve akleden (sonuçlara varma yeteneği olan) olsa da, herhangi bir insanın plan kurma gücünü aşan gizemler tarafından alt edilir. Ve durum eğer gerçekten bu insan için bile böyleyse, hayatta olduğu halde hiçbir insana mutlu diyemeyiz.

Oyun bir aforizma ile hitama erer, çünkü oyunun kendisi zaten aforizma ve muamma arasındaki fark hakkındadır. Ve nihayetinde aforizma galip gelir. Kâhin anlaşılmamış olsa da, söyledikleri kesinlikle inkâr edilememiştir.

10. Eğer hayat bir bilmece olsaydı, herkes onu çözebilmeliydi. Ancak değil. Hayat bir gizem. Aforizma anlayışı da tam olarak bunu belirtir.

III. Hüküm (Dictum)

1. Aforizma pek çok açıdan hükmün zıddıdır. Örnek hükümler:[9]

a. Doğa insanoğlunu iki efendinin idaresine vermiştir: acı ve zevk. Yalnızca bu ikisi ne yapmamız gerektiğine işaret eder ve aynı zamanda ne yapacağımızı belirlerler. Bir taraftan doğrunun ve yanlışın ölçütü, diğer taraftan ise sebeplerin ve etkilerin boyunduruğu, acının ve zevkin hâkimiyetine (tahtına) bağlanırlar. Acı ve zevk, yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şeyde bizi sevk ve idare ederler: onların hükmünden kurtulmak için sarf edeceğimiz her çaba, onların varlığını ortaya koymaktan ve kanıtlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. İnsan onların hükümranlığını kabul etmiyormuş gibi yapabilir, ancak gerçekte her zaman onların hükmü altında kalmaya devam edecektir. Fayda ilkesi, bu tabiiyeti (boyun eğişi) kabul eder ve onu mutluluğun akıl ve kanunla inşa edildiği sisteminin temeli yapar. Bu gerçeği sorgulayan sistemler; anlayış yerine gürültüyle, akıl yerine hevesle ve aydınlık yerine karanlıkla uzlaşırlar.

-Bentham, Ahlak ve Kanun İlkelerine Giriş, ilk paragraf

b. Ahlakın ve kanunların temeli, en çok sayıda insanın en üst seviyede mutlu olabilmesidir.

- Bentham

c. Şimdiye kadar var olan bütün toplumların tarihi, aslında sınıf mücadelelerinin tarihidir.

- Marx ve Engels, Komünist Manifesto

d. İnsanların varlığını belirleyen onların bilinci değil, aksine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.

- Marx, Siyasal İktisadın Eleştirisi

e. Kapitalist üretim, acımasız bir doğa kanunu gibi, kendi yanlışlığını kanıtlayacaktır.

– Marx, Kapital

f. Ne yapmalı? –Lenin, kitabının adı

g. Bütün gayreti beni sürekli olarak aldatılmış olarak tutmak olan, bir dereceye kadar hayli güçlü ve çeldirici bir aldatıcı olsa da ve hatta beni hâlihazırda aldatıyor olsa da, en küçük bir şüphe yok ki ben varım. Bu aldatıcının becerebildiği ölçüde beni aldatmasına izin verelim; düşünüyor olduğumu düşündüğüm sürece bana hiçbir şey yapamayacaktır. Bu nedenle, bu konu üzerinde yeterince düşündükten ve her şeyi bu açıdan değerlendirdikten sonra, bu önermemi nihayetinde şu şekilde sonlandırmam ve devam ettirmem gerekiyor: ben varım önermesi, onu beyan ettiğim ya da onu zihnimde kavradığım sürece zorunlu olarak doğrudur.

-Descartes, Meditasyonlar

h. Nihayet uyanıkken zihnimizde bulunan düşüncelerin hiçbiri gerçek olmaksızın, aynı şekilde uyurken de aklımıza gelebileceğini dikkate alarak, şu ana değin zihnime girmiş olan bütün nesnelerin, düşüme giren hayallerden daha gerçek olmadığını düşünmeye başladım. Ancak bundan sonra her şeyin yanlış olduğunu bu biçimde düşünmek istediğim anda, bunu düşünen benim, zorunlu olarak her şey olmam gerektiğini gördüm. Ve şu, düşünüyorum o halde varım, gerçeğinin şüphecilerin en şaşırtıcı ödevlerini bile sarsmaya gücü yetmeyecek ölçüde sağlam ve güvenilir olduğunu görerek, bu gerçeği, aramış olduğum felsefenin ilk ilkesi olarak benimsemeye hiç çekinmeden karar verdim.

- Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma

i. Bir sebebe dayanmadan madem hiçbir şey olmuyorsa, o halde neden öyle değilmiş gibi olsun ki?                                                                                                                                                                                                                                                 – Leibniz, Clarke’a ikinci mektup

j. Her kişinin bireylik kavramı onun başına gelecekleri kesinlikle içerdiğinden bu kavramda her olayın doğuşunun "a priori" kanıtlarını ya da şu olayın öbüründen neden daha önce olduğunu görebiliriz.

– Leibniz, Metafizik Üzerine Konuşma, 13. Önerme

k. Tanrı düzeni aşan hiçbir şey yapmaz, düzenli olmayan olayların varlığını düşünemeyiz bile.                                                                                  – Leibniz, Metafizik Üzerine Konuşma, 6. Önerme

l. Tanrı arzusu insanın kalbinde yazılıdır, çünkü insan Tanrı tarafından ve Tanrı için yaratılmıştır ve Tanrı insanı kendisine çekmeyi bir an olsun bırakmaz. Gerçeği ve mutluluğu yalnızca Tanrı’da bulacağız; Tanrı bu arayışımızı hiçbir zaman durdurmayacaktır.

– Katolik Kilisesi İlmihali

2. Aforizmanın aksine, hükümde hiçbir gizem yoktur. Hükümler, kusursuz bir biçimde bir muammaya (bilmeceye) -hiç de sıradan olmayan, insanlığın aklını karıştırmış, büyük bir öneme sahip ve fakat nihayetinde çözülmüş- yönelik çözüme benzemektedirler. Hüküm, bulunan çözümü ilan eder ve onun en önemli doğasını belirler. Bu, gizemin ortadan kaldırıldığı anlamına gelir.

İnsanlar her zaman insan davranışlarının temel ilkelerini araştırmış ve yoğun karmaşıklıkta ve bezdirici bir belirsizlikte açıklamalar önermişlerdir, ancak cevap şaşırtıcı ölçüde basittir (a).

Aforizmanın doğrudan zıddı olan hüküm, genel anlamda şeylerin insanların sandığı kadar karmaşık olmadıklarını söyler. Tıpkı şaşırtıcı ölçüde karmaşık görünen gezegenlerin hareketlerinin aslında az sayıda genel doğa kanunuyla açıklanmasında olduğu gibi, insan davranışının ilkeleri de bu şekilde açıklanabilir.

İnsanoğlu, kadîm zamanlardan beri toplumu organize etmenin yollarını araştırmıştır ve şimdi de değişen bir şey olduğu söylenemez (b).

Hüküm, karanlık bir dönemin (bir hususla ilgili) kapandığını ilan eder.

Tarihin temel kanunu bugüne kadarki bütün araştırmacıların gözünden kaçmıştı, fakat şimdi, insan düşüncelerinin kökeninin ve etrafımızı saran toplumun kaderinin belirlenişi gibi, bu da kısa ve öz bir şekilde belirlenebilecektir. Etkin bir şekilde eyleme geçebilmek için gerekli temel ilke artık bilinmektedir (c’den f’ye kadar).

İnsanlar, insanî bilgiye dayanan ve bütün önemli saldırılara karşı koyabilecek kesin ve mutlak bir ilke arayışında olmuşlardır ve artık bu ilkeyi elde etmişlerdir (g,h).

Sonu gelmeyen kargaşa ve karışıklıklar, dünyanın ve dünya olayları ile zamanın ve hükmün doğasının araştırılmasını hep güçleştirmiştir, ancak bunların araştırılmasını kolaylaştıracak temel ilkeler artık bulunmuştur (i’den k’ya kadar). Dünyanın saf mantıksal düzeni artık kesin bir biçimde ortaya konmuştur.

Doğruluğa ve mutluluğa giden yolu biliyoruz (l).

3. Hükmün retoriği bütünlüğe yöneliktir. Bentham çalışmasının ilk paragrafında bizi acı ve zevk hakkında şuna inandırmaya çalışır: “Acı ve zevk, yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şeyde bizi sevk ve idare ederler: onların hükmünden kurtulmak için sarf edeceğimiz her çaba, onların varlığını ortaya koymaktan ve kanıtlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.”

Alıntıladığımız bu ifadenin ikinci kısmında, hükmün yaygın bir retorik oyununa tanık oluyoruz. Bu retorik oyunu bütünlüğü bir adım daha ileri götürerek, onu çürütülemezlik (yanlışlanamazlık) konumuna yükseltir. Yani, hükmü yanlışlama çabası bile hükmün kendisini onaylayacaktır. Yeterli bir sebep, bir başka yeterli sebebi neden reddettiğini açıklamak zorundadır. Bu durumda ya fayda ilkesini ya da hükmün tutarsız olduğunu (örnek k) reddetmek zorundasınız. Bu iddia, ara sıra bir çeşit yeni kırılganlığa yol açar, yani hükmün yanlışlanamaz veya totolojik olması sebebiyle boş bir hüküm olduğu eleştirilerinin gündeme gelmesine.

4. Hüküm, istisnalara göz yummaz. Örneğin Leibniz açısından, yeter sebep ilkesi herhangi bir istisnası olmadan zorunlu olarak her şeye uygulanabilmelidir. Güneş sisteminin sabit olduğunu kanıtlayamayan ve Tanrı’nın bazen bu hususta müdahil olduğunu düşünen Newton’un aksine, Leibniz Tanrı’nın sıradan bir tasarımcı olmadığını belirtir; yani dünyayı yöneten [doğa] kanunlarda herhangi bir istisna olmadığını peşinen kabullenmemiz gerektiğini iddia eder. Bu bağlamda mucizeler bile doğanın düzenliliğini bozmazlar, çünkü mucizeler de ara sıra ortaya çıkan doğa yasalarıdırlar. Leibniz’e göre, Aristoteles’in söyleminden oldukça farklı bir dünyadayız; Leibniz’in o kendine özgü deyişiyle söyleyecek olursak, “topyekun ve umumiyetle farklı”.

Bu durumda bile hâlâ açıklanmamış bazı sorunlar kalsa da, bunların hiçbiri prensipte açıklanamaz değildir.

5. Hüküm, kesindir. Hükmün açıklayıcı gücü bütün durumlara uyarlanabileceği için, hükme olan güven sınırsızdır. Hüküm, yalnızca şüpheden değil aynı zamanda şüphe ihtimalinden de kurutulur: Descartes’ın söyleminde belirgin olan güven, artık kendisinden şüphe edilemeyecek bir ilke bulduğunu düşünmesine dayanır.

6. Hüküm, mutlak açıklığın peşindedir. Hükümler içinde metafordan olabildiğince kaçınılır ve eğer kullanılacaksa da, sıkı bir denetim altında kısıtlı bir şekilde kullanılırlar (örneğin, Bentham’ın taht imgesi). Bu durumun farkına varılmadan Marx ve Engels’in “sınıf mücadelesi” kavramı tamamen yanlış anlaşılabilir, çünkü Marx ve Engels kendi bütünlüğü içinde nesilsel bir çatışmadan ya da bölünmeden söz ederler.

7. Hüküm, kendi doğrularını genellikle aksiyom benzeri (izahtan vareste) bir şekilde sunar, yani kendisinden sonra gelecek araştırmalar için bir başlangıç noktası (belit) olarak. Buradan başla ve gerisi gelecektir. Bentham ahlakın ve kanunların “temelini” sunarken, Leibniz evrenin anlaşılabilmesi için karşımıza temel bir ilkeyle (yeter sebep) çıkar. Her zaman söylendiği gibi: Hükmün koruyucusu Öklit’tir.

8. Hüküm taşıdığı kesinlik içerisinde olası en iyi eylem için bir zemin teşkil eder. Hüküm dolaylı olarak ve genellikle ülküseldir (ütopik) ve ülküsel metinler (kitapçıklar) ile kurmacaların özdeyiş kullanmaya eğilimli oldukları söylenebilir. Özdeyişler ütopyalarla birlikte dünyanın düşünüldüğü kadar karmaşık olmadığı temel hükmünü paylaşırlar; dolayısıyla her zaman basit bir çözüm vardır. Hiçbir edebi tür bunlardan daha ısrarcı değildir: karanlık dağıtılmıştır ve harekete geçer geçmez gerçeğin çağı bizimle başlayacaktır.

Özdeyiş, bilgiyi dile getirir ve gücü talep eder. Bu bakımdan idarecilere ya da idare edebileceklere aittirler.

9. Hüküm, ona dikkat etmemizi talep eder. Duymaya yarayan kulakları olan birini bırakın duysun. Tam tersine aforizma ise, gizlenmiş olanda kendisini gösterir.

10. Kendi kendine geri dönmeye eğilimli olan aforizmanın aksine hüküm, paradoks ve şüpheye sebep olabileceği için kendine atıfta bulunmaktan ısrarla kaçınır. Dolayısıyla Bentham’ın önermesini dile getirirken ya da önermesinin doğruluğa inanırken bunu ortaya koyduğu kanıtın uygunluğundan ziyade zevk düşüncesinin kendisine bağlı kalarak yaptığı düşünülemez. Aforizmacı için inanılan şeyin kaynağı hakkındaki kategorik savlar, aforizmasının kendisine ve dolayısıyla bir paradoksa atıfta bulunurken, örneğin Marx’tan kendi toplumsal varlığını şekillendirmesini ve kendi bilinçli sonuçlarını sınırlandırmasını bekleyemeyiz. Aforizma böyle bir çıkmaza sürüklenebilirken, hüküm bu türde bir yöntemi ya saçma bulur ya da onu değerlendirmeye bile almaz.

Örneğin, meşhur Giritli yalancı paradoksu hükme oldukça yabancıdır. Tanrılar bizimle konuştuklarında, bunu gerçek ve açık bir şekilde yaparlar.

11. Hükmün arkasında özel bir dil kaynağı yatar. Hükmü her ne kadar belirli bir kişi dile getirse de, dilen getirilen onun gerçeği değil, bizatihi Gerçek’in kendisidir. Tıpkı bir Öklit önermesinde olduğu gibi, hüküm kişisel bir kaynağın taşıyabileceği bozukluktan sanki münezzehmiş gibi görünür. Hükmün zamanın herhangi bir anında keşfedilmiş olmasında herhangi bir ironi yoktur, yani on yedinci yüzyıl ifadesi olması ya da Viktoryen duyarlılığı taşıyor olması herhangi bir şeyi değiştirmez.

Bu açıdan hüküm, tarihten bağımsızdır.

Hükmün taşıdığı kesinlik, tarihi aşan bir otoriteyi yansıtır. Bu yüzden hüküm, dili ve matematiksel ya da mantıksal kanıt biçimlerini zenginleştirir (Descartes, Leibniz). Ya da hükümler kendilerini bilimsel bir gerçeklik olarak sunarlar; örneğin, Elie Halévy’nin “ahlakî Newtonculuk” dediği bir ifade türü olarak (Bentham ve Marx).[10] Ya da Vahiysel (Tanrı Sözü) bir ses taşırlar. Marx’ı bir İbranî peygamberiyle karşılaştıracak olursak, iddiasının değil ve fakat iddiasını dile getirme biçiminin yani söyleminin insanî olanın ötesinde bir kaynaktan seslendiğini görürüz.

12. Her şeye rağmen büyük hakikatler hüküm belirten deyiş içinde açıkça telaffuz edilmezler, çünkü bunlar hükümde belirtilen dünya görüşünü savunmayanlar tarafından oluşturulmuş olabilirler. Yapılan keşfin (buluşun) ne kadar geniş ölçekli, içeriğinin ne kadar kapsamlı ya da ulaştığı kanıtın ne kadar kesin olduğunun bir önemi yoktur; kâşif (gerçeği bulan kişi), özdeyişvari hüküm dilini kullanmaktan kaçınmış olabilir, tıpkı Darwin’in titizlikle yaptığı gibi. Türlerin Kökeni’nde kilit düşünceler mutlak bir ilkeden yola çıkılarak değil, yalnızca ortaya konan kanıtın sayısız örnek ve nitelikle muhtemel itirazları çürütmesinden sonra dile getirilirler. Türlerin Kökeni çalışmasında ortaya konan tek bir matematiksel formül yoktur. Yazar, asla peygamberane bir söylem kullanmaz.

Darwin er ya da geç nihai sonuca ulaşacağını bilse de, tereddütlü ifadeler diyebileceğimiz cümlelerle yazmıştır. Hiçbir şey kesin değildir ve değişim süreci sonsuza kadar devam edecektir. Darwin, düşüncelerini yavaş ve sona ermemiş bir evrimin sonuçları olarak sunar. Darwin’in, türlerin küçük ve yavaş adımlar sonucunda evrimleşerek mevcut mükemmelliklerine ulaştıkları sonucuna varmıştır. Doğa ve Darwin herhangi bir sıçramada bulunmazlar. Kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar, sonuçların kökeni türlerin kökenine işaret eder.

Bir hükümdeki gerçekliğin aksine, ne bildiğimiz hayvanlar ne de [Darwin’in kitabından okuyarak] öğrendiğimiz sonuçlar birbirleriyle uyuşurlar. Biçimlerin ve gerçekliklerin “evrimleşegeldiklerini ve evrimleşmekte olduklarını”[11] bir kez kavradığımızda, her şeyin değişime açık olduğunu fark ederiz. Süreç tamamlanmamıştır; nihai bir gerçek ve bilgi yoktur, tıpkı dünyanın kendisinin gibi deneme kabilinden (kesin olmayan bir şekilde) oluşması gibi.

Darwin’in bu tereddütlü ifadelerinden alıntı yapmak mümkün olsaydı, bunlar hiç şüphesiz kendi geçiciliklerinin işaretlerini de yansıtırlardı. Dolayısıyla bu ifadelere, taşıdıkları geçici ve kuşkulu niteliklere vurgu yapmak adına rahatlıkla hipotez diyebiliriz.

Hipotezlere tereddütlü (kesin olmayış) oluşları ve ancak bir bağlam içerisinde anlam ifade ettikleri için seçkilerde özdeyişler kadar sık rastlamayız. Kendi asıl bağlamları içinde okunmaları gerekmektedir. Bu sebeple veciz bir ilke olarak dile getirilmek istenildiklerinde yani kısa ve öz bir şekilde vurgulanmaları gerektiğinde, dile getirilme amaçlarına aykırı bir görünüm alacaklardır.

Ne hüküm ne de hipotez, aforizmanın gizemli anlamını veremedikleri ve her ikisi de bilinebilir bir gerçeklik peşinde oldukları için, bunların özgüvenli yapısı, taşıdıkları karmaşıklığın bilincinde ve muhataplarından talepte bulunuyor oluşları onlar aforizmadan açık bir şekilde ayırır.

IV. Aforizma

1. Hükümdeki söylemle uyuşmayan aşağıdaki ifadeleri aforizma örnekleri olarak değerlendirebiliriz:[12]

a. Konuşulan yol

Nihai yol değildir.

Konulan ad

Nihai ad değildir…

Çok sayıda sırrın geçidi

Gizem üstüne gizemden başka nedir?

–Lao Tzu, I

b. Fanidir görülemeyen;

Duyulamayan nadir;

Yakalanamayan ise an.

Kavranamaz bu üçü…

Belli belirsiz görünen adlandırılamaz

Ve dönüşür özü olmayana.

Vücutsuz şekildir bu.

Kendisi olmayan tasavvur.

Ve gölgeler içindeki hayaldir bu.                                                                                                                                                              –Lao Tzu, XIV

c. Şekli olan bir şey şekilsizmiş gibi kavranabilir mi?

–Ippolit Terentiev, Dostoyevski, Budala

d. Dünyanın nasıl olduğu, yüksek olan için hiç fark etmez. Tanrı dünyanın içinde açığa vurmaz kendisini.                                                                                                                                                                                                                           –Wittgenstein, Tractatus Logico-Philoshopicus, 6.432

e. Dile getirilemeyen bir cevabın sorusu da dile getirilemez.

Gizem yoktur.

Bir soru ortaya konabiliyorsa, cevaplanabilmeli de.

–Wittgenstein, Tractatus Logico-Philoshopicus, 6.5

f. Dile getirilemeyen şeyler vardır yine de. Kendilerini açık ederler, ki gizemli olan budur.                                                                                                                                                                                                                                                        –Wittgenstein, Tractatus Logico-Philoshopicus, 6.522

g. Kalbin, haklarında aklın hiçbir şey bilmediği sebepleri vardır (Le coeur a ses raisons que la raison ne connait point).                                                                                                                                                                                                                            –Pascal, Pensées (Düşünceler)

h. Felsefeyle alay etmek [bile], gerçekten felsefe yapmaktır (Se moquer de la philosophie, c’est vraiment philosopher).                                                                                                                                                                                                               –Pascal, Pensées (Düşünceler)

i. Hepimiz yalnız öleceğiz (On mourra seul).

–Pascal, Pensées (Düşünceler)

2. Tonlamalarındaki, biçimlerindeki ve kullandıkları dillerdeki çeşitliliğe rağmen bu aforizmaların hepsi, kavranılacak en değerli şeyin bizim takatimizin ötesinde olduğuna vurgu yaparlar. Tanrı kendisini dünyanın içinde açığa vurmaz. Bir şeyin özü, mükemmel olan, gerçek felsefe, kendilik bilgisi ve derinlerde yatan benliğimiz; bunların hepsi adeta bir perdenin arkasında, onları hayal meyal görebileceğimiz şekilde saklıdırlar. Görebildiğimiz bu küçücük kısım, bizi daha ötedeki eşdeğerine çağırır. Çok sayıda sırrın geçidi, gizem üstüne gizemdir: dil, akıl, zihin ve iç gözlem (derunî murakabe), bütünüyle olmasa da, ancak bir yere kadardırlar. Bulunacak tek bir gerçek (sonuç) olmadığını ve nihai bir cevaba götürecek eşsiz bir yöntem bulunmadığını anlarız. Herhangi bir sistem yoktur, hiçbir şey genelleştirilemez ve kesin değildir ve yalnızca elimizden geldiğince araştırabilir, tahmin edebilir ya da keşfedebiliriz.

Bir şeyi araştırmak için kullandığımız her araç, aynı zamanda onu bozar [deforme eder]. Kullanışsız olmasalar da bütün araçlar eksiktir ve dolayısıyla bunlardan pek çoğunu denemek ve sonuçları gözlemlemek zorundayız. Bu bağlamda yalnızca belirsizlik ilkesi geçerlidir, yani araştırma yöntemlerimizin her biri [araştırılanın içine] kendi eksikliğini de beraberinde taşır. Dil, kendisinin dışında kalana işaret eder; ancak biz hiçbir zaman dilin kullanımından bağımsız değiliz. Hakkında konuşulan şey, aslında gerçek şey değildir. Ne var ki, Lao Tzu’nun yaptığı gibi onun hakkında konuşarak belki onunla ilgili bir şeyler öğrenebiliriz.

Aforizma, dünyayı mutlak bir anlaşılmazlıkta olmasa da müphem olarak değerlendirir. Gerçeğin açılan pencerenin camları buzludur (yarı-saydam olması bakımından).

Karanlıkta yalnızca el yordamıyla ilerleyebiliriz.

3. Kişi, aforizmayla konuşmasa da onu dile getirir. Yani büyük ölçüde kişinin kendisinin dışından gelir. Aydınlığın karanlık tanrısı bizimle Delhi kâhiniyle konuştuğu gibi konuşur. Pek çok örnekte, konuşmacı aslında ne söylediğinin farkında değilmiş gibi konuşur ya da söylediğinden aydınlığa kavuşturduğu bir gizemmiş gibi (veya onu aydınlatan) söz eder.

Bilgi (bilgelik), bazılarına onların anlayışını aşan ve büyük ihtimalle kendilerine herhangi bir iyiliği dokunmayan bir şeymiş gibi görünür. Bu bilgi, içimizdeki ateşi yakabileceği gibi bizi yakıp kül de edebilir. Oedipus, bilginin kullanılabileceğini varsaydığı için bir eylem adamıdır. Ancak derinlerde yatan hakikat kendisine uygun davranılamayacak kadar gizemlidir. Tiresias’ın aforizması: “Bilgi, sahibine bir şey kazandırmadığında korkunç bir şeydir. Bunu çok iyi biliyordum, fakat unutmuşum” (O 362).

Bir aforizma, söylendiği kadar açık değildir. Oedipus bunu kendi başına öğrenmek zorunda kalır. Bilgi oralarda bir yerdeydi, ancak kendini gizlemiş olmalı. Bu halde kısmen görünür kılınsa da, nihai olarak hâlâ belirsizdir. Hâlâ gizemli birinden gelen ses gibidir.

4. Bazen bir ifadeyi, anlamı daha önce farklı olsa da, bir aforizma gibi dile getiririz. Ve bu durumda bazen ifadenin hangi anlamda değerlendirileceği belirsizleşir-bir aforizma olarak mı, yoksa başka bir şey mi. Dolayısıyla neler olacağını görmek için aforizmik bir okuma denemesine girişiriz. Böylece onu, kendi konuşma merkezini aşan ve kendisini onu dile getiren aracılığıyla göstermediği ve konuşmacısı tarafından kontrol edilemeyen bir sesmiş gibi duyarız: kendi belirsizliklerini anlayamayan Pythoness, ya da anlayışının nerede durduğunu bilen Tiresias örneklerinde olduğu gibi. Jane Austen, George Eliot ve Tolstoy tarafından yazılmış romanlar tek yönlü okunduklarında, basitçe belirli bir durumu niteleyen ya da bir karakterin düşüncelerini aktaran ifadeler içerirler, ancak başka yönlerden okunduklarında oldukça farklı bir anlama işaret ederler. Sanki bizi bağlamlarından ayrı bir şekilde değerlendirilmeye ve onları, çalışmanın bütünü tarafından beslenen daha yüksek bir gizeme işaret edecek aforizmalarmışçasına okunmaya davet ederler.

5. Aforizmanın belirsizliği ile hüküm arasında tam bir tezat vardır. Hükümde her şey açıkça sunulur. Tamamlanmıştır ve yazar anlamı tam olarak kontrol eder, yani ifadesinin ne anlama geldiğini tam olarak bilir. Hükmü geliştirebilir, uygulayabilir ve onu pek çok kilidi açacak bir anahtar gibi kullanabiliriz; ancak hükmün ötesine geçemeyiz.

Hüküm bir sonuçtur; aforizma ise başlangıç.

6. Aforizma kaynağının bizatihi kendisi bazen gizemin parçası haline gelir. Gizemler içinde kalmış Lao Tzu (Eski Usta anlamına gelen adı gerçek adı değildir) hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Kısmen bildiklerimiz ise münzevi bir öğrencisi olan Lao Tan’ın söyledikleriyle sınırlı. Pascal’ın düşünceleri, kendi dışında kalan bir gerçeklik tarafından çepeçevre kuşatıldığı geleneksel anlamda bir “vecd (esrime) gecesinin” ürünleridir. Wittgenstein temel düşüncelerinin kendisine mantıksal bir söylemin dışında geldiğini ima ederek, aynı gerçeklikleri tecrübe etmeyenler tarafından kavranılamayacağını belirtir. Tractatus şöyle başlar: “Büyük ihtimalle bu kitap yalnızca, içinde dile getirdiğim düşünceleri kendisi de düşünmüş olan birisi tarafından anlaşılacaktır.”

7. Aforizmaların genellikle küçük [düşünce] kırıntıları (parçaları) olarak geldiklerini söyleyebiliriz. Bilginin tamamı dile getirilmemiş, yalnızca içinde gizlenmiştir. Bütünün bir parçası eksiktir, tıpkı gerçeğin de her zaman olduğu gibi. Bu parça, neyin parçasıdır? Soru her zaman örtüktür.

Pascal bize başkaları tarafından farklı şekillerde toplanmış yalnızca parçalar bırakmıştır. Pensées’in (Düşünceler’in) aynı şekilde sıralanmış iki düzenlemesini bulmak neredeyse imkânsızdır ve farklı parçaların her biri değişik okumalarda başka anlamlara işaret ederler. Lao Tzu’nun “şiirleri” bütün değildir: şiirlerin seksen bir (Çin kültüründe mistik bir sayı) parçaya bölünmesi daha yapılmış bir düzenleme[13] gibi görünmektedir. Bir şiir içindeki dizelerin birbirini takip etmesi, belirli bir konu hakkındaki savları bir arada yansıtsa da, tek bir düşüncenin ilerlemesi şeklinde değildir. (Bu sebeple, onları “şiirler” şeklinde okumak yanlış olacaktır.) Eğer Herakleitos geriye yalnızca parçaları kalan eksiksiz bir eser yazmışsa, geriye kalanların, bizi en fazla etkileyen ve eserinin en önemli kısımlarını oluşturan niteliklere haiz olduğunu söyleyebiliriz.

Bu sebeple, aforizmanın en etkileyici versiyonu bağlamının dışında en fazla alıntılanandır. Bu durum, yalnızca aforizma “bağımsız bir konumda” olduğu için değil, aynı zamanda seçkilerdeki ya da farklı bağlamlardaki alıntılanma şekli alıntıyı gizemli bir parça hüviyetine büründürdüğü için de geçerlidir. Bir dize, kesinlikle alıntılandığı biçimdeki bir aforizma olarak, yani aslından biraz farklı olarak yaşamaya devam eder. Dolayısıyla kaynağının dışında, bağlamsız olarak alındığı seçkideki şekliyle bilinmeye başlar.

Bu tür parçaları, tamamlanmamış oluşlarını onların bir parçasıymış gibi görerek okuyabiliriz, çünkü en önemli olana dair bilgimizin zorunlu eksikliğinden (mecburen tamamlanmamış oluşundan) söz ederler. Kendilerinin ötesinde kalana göz kırpar ve kendilerinin de bir parçası oldukları boşluğu takip ederler. Aforizmalar, biz onlardan geriye kalanı açık etmeden önce ortadan kaybolmaya başlayan anlık [düşünce ] yoklayıcıları ya da parıltılarıdır.

8. Ayrıca aforizma seçkilerinin başkaları tarafından hazırlandığını görmekteyiz: Pensées’i Pascal hazırlamamıştır ve ne Herakleitos kendi parçalarını toplamış ne de Lao Tzu Tao Te Ching’i (Yol ve Onun Erdemleri) düzenlemiştir. Yazar sanki sonu gelmeyen bir araştırmaya dalmış, gizemlerin içinde kaybolmuş ve bu araştırmasından eksiksiz bir ifadeyle geri dönememiş olduğu için, yani kesinlik bildiren bir ifade ortaya koymadığı için söyledikleri başkaları tarafından toplanmıştır. Ve dolayısıyla yazarın söylediklerinin-en azından söylediği varsayılan- değişik versiyonları ortaya çıkmıştır (hatta Lao Tzu’nun adı bile değişik şekillerde söylenmiştir). Bu versiyonlardan hangisinin gerçekten doğru olduğunu hiç kimsenin bilmemesi ise bir başka gizemli durumdur.

9. Hüküm, bilinen bir Tanrı’nın matematik gibi bir bilim dilinde ya Vahiy aracılığı ile konuşmasına benzer.

Aforizma ise, bilinmeyen, karanlık bir Tanrı’nın gizemlerin eksik bırakılmış diliyle konuşması gibidir.

Hipotez, tahmine dayalı bilginin tereddütlü dilini konuşan ve yanlışa düşebilecek bir insanın sözüdür.

10. Pascal’ın aforizmaları genellikle benliğin derin gizemlerine odaklanır: benliğin yaşadığı, içine daldığı ve dünyadan bütünüyle ayrıldığı bir dünya bulunmaktadır. Mevcut dünya kendinin farkında değildir, doğa kanunlarıyla idare edilir, genellemelerle açıklanabilir ve onunla ilgili şeyler tıpkı matematikte olduğu gibi ispat edilebilir. Bütün bu niteliklerin bize de [insana] uygulanabileceğini düşünen ve bizleri de Yaratılışın bir parçası olarak gören kimseler vardır. Fakat hepimiz dünyadan ve bütün diğer insanlardan ayrı öleceğiz ve bu kaçınılmaz olgu bizim dünyadaki her şeyden nihai olarak ayrılışımıza işaret eder. Pascal’ın hepimizin yalnız öleceğini vurgulan düşüncesini Tolstoy’un “İvan İliç’in Ölümü” adlı eserinden daha iyi geliştiren başka bir çalışma yoktur (Tolstoy büyük bir Pascal hayranıdır). *[İsmet Özel’in JE ME RENDS OÙ şiiri Pascal’ın bu düşüncesiyle kendi değişiyle “soylu bir akrabalık” kurar.]

İnsanlık doğaya benzemez, çünkü insanlar farkındadır (meşhur “sızlayan ney” hikmeti) ve birey de bütün herkesten farklıdır (hepimiz yalnız öleceğiz). Anlama götüren yol kesinlikle bir sistem değildir. Akıl en iyi biçimde ancak onun sınırları bilindiğinde anlaşılabilir; bu açıdan felsefenin iddialarının alay konusu edilebilmesi için, yani onun nihai gizemlerinin açıklanabilmesi için kişinin bunu felsefeyle yapması gerekecektir.

Pascal matematikçidir ve Wittgenstein da mantıkçı; her ikisi de ispatlanabilecek ve ispatlanamayacak olana karşı duyarlıdırlar-yani önermenin (açık bir hükmün) nerede sona erdiğini ve aforizmanın nerede başladığını gayet iyi bilmektedirler.

11. Lao Tzu’da mükemmelliğe götüren asıl ilke kelimelerin, zihnin ve maddî dünyanın ötesinde kalır. Bu ilke, Varlık ve Yokluk ayrımından önce gelir ve ne dil ne de sessizlik bunu ifade etmek için uygundurlar. Çünkü bu ilke, dünyadan ve bizim de dâhil olduğumuz sayısız varlıktan önce gelir; onu adlandırmak için yapılan her türlü girişim başarısız olmak zorundadır, çünkü adlandırmada kullandığımız bütün araçlarımız bu dünyaya aittir.

Buna rağmen, Tao Te Ching adlandırılamayanı adlandırabilmek için daimi bir çaba sarf eder. Hakkında konuşulabilen Yol, gerçek Yol değildir ve ona verdiğimiz hiçbir ad, doğru ad değildir; ancak biz yine de bunu denemeye devam ederiz, çünkü elde edeceğimiz bilgi hiçbir şeyle değiştiremeyeceğimiz kadar değerlidir. Bu nedenle bütün kitap boyunca yeterli olmayan sayısız ad önerilir: Yol, aşılamamış engeldir, vadidir ya da biçimden münezzehtir; gelip geçicidir ve görülemeyecek inceliktedir, andır ve hudutsuzdur, hem dişi hem de bebektir; tıpkı bir körük gibi boşluğun dışında hareket eder, ancak her şeyi üretir. Her şeyi, hiçbir şey yapmadan yapar. Ona verilen her ad bir şey açıklasa da, hiçbiri tam olarak doğru değildir. Tao, boşluk ya da hiçlik değildir, çünkü Hiçlik ancak ondan gelebilir.

A.C. Graham, ilk bölümü (ya da şiiri) bir süreç olarak okur. İlk dizeler adlandırmanın anlamsızlığını vurguladıktan sonra, şiir aşağıdaki gibi devam eder:

Adı olmayan, cennetin ve dünyanın başlangıcıdır,

Bir adı olan, yaratılmış şeylerin anasıdır.

Bu yüzden daima onun içindeki en yüceyi görmeyi hiç arzulamadan,

Daima onun nerede yüz tuttuğunu görmeyi arzula. (DT 219)

Graham’ın yorumu şu şekildedir: “Kelimelerdeki sıkıntı, onların hiçbir şekilde uymuyor oluşları değildir, çünkü onlar her zaman uyamayacak kadar kusurludurlar; Yol’a kadar bize yardımcı olabilirler, ancak bu da, her bir dile getirişin kendi yetersizliği, diğer yönlere sapan zıtlık tarafından dengelendiğinde mümkün olabilecektir. ‘Doğru deyiş, bizi çevreleyen yolun ancak yanlış olması durumunda ortaya çıkar’” (DT 220). Ve dolayısıyla yazar zıtları denemeye başlar; bu bölümde ve sonrakilerde karşıt dile getirişler denenerek ileri gidilir. “Lao Tzu’nun yaklaşımında beyitler paralel bir şekilde birleştirilerek hem sabit bir adı olan, sabit bir Yol olduğuna hem de sabit bir adı olan, sabit bir Yol olmadığına işaret ederler ve sırasıyla iki seçeneği denerler. Yol’un adsız olduğu düşünülür ve şeylerin birbirinden henüz adlarıyla ayrılmadan önceki ait olduğu zamana geri dönülür; Yol’a bir ad verilir ve oluşan diğer şeylerin dışında onun kendi kendine oluştuğu varsayılır” (DT 220).

Yol’a götüren yol aslında sürekli bir denemedir ve seksen bir parçanın her birinde bu deneme gerçekleştirilmeye çalışılır. Bilge kişi, “kışın bir nehirden geçiyormuş gibi dikkatli/ komşularından korkuyormuşçasına çekingen olmalıdır” (TC XV). Bütün kitap dikkat çekecek ölçüde birbirini takip eden ifadelerden oluşur; her biri bir diğerini belirli bir tonda takip eder ancak ifadelerin her biri aynı ölçüde dikkatli/tereddütlü ve son derece ikna edicidir. Yol, sonsuz belirsizliği içinde açık hale gelir, ancak her niteleme daha önerilir önerilmez sona tükenir ve daha ilerisine geçemez.

Bu tarz bir dil kullanımı hüküm için düşünülemez bile, çünkü hükmün kendinden fazlasıyla emin söyleminde kelimeler en önemli olan şeyin ne olduğunu kesin bir biçimde tanımlarlar ve kullanılan metaforlar ise ya en az sayıda olur ya da anlaşılacak kadar belirginlerdir.

12. Aforizmalarda kendini yineleyen bir kinaye vardır: en çok istediğimiz şeyi bulmak için kullandığımız yöntemler, onu görmemizi engellerler. Bunu yöntem paradoksu olarak adlandıralım. La Rochefoucauld’ya göre kendimizi bilemeyiz, çünkü benlik için en önemli şey olan kendini sevme tarafından kör edilmişizdir. Bize aldatanı alt etmek için hangi yöntemi kullanırsak kullanalım, aldatıcımız bizden hep bir adım öndedir: “Kendini sevme, dünyadaki en akıllı adamdan daha akıllıdır.”[14]

Lao Tzu’da, Dostoyevski’de ve diğer pek çok aforizmacıda içinde yaşadığımız dünyada onu anlamamızı imkânsızlaştıran bir şeyler olduğunu düşüncesi hâkimdir. Zamanın bir aralığında hapsedildiğimiz için dünyayı sonsuzluk perspektifinden göremeyiz. Dilin ve düşüncenin kategorileri tarafından çepeçevre kuşatılmış durumdayız, çünkü bizler dünyayı oluşturan ayrımlardan sonra geliriz.

Ya da, sahip olduğumuz resmetme mekanizmamız en önemli şeyleri, yani suretsiz olanları tanımlamakta yetersiz kalmaktadır, çünkü ancak bu suretsiz şeyler diğerlerinin resmedilebilmesini mümkün kılar. Yol, resmedilebilen her şeyden önce gelir.

Gerçekte akışkan olan bir şeye bir öz tayin edebilir ya da herhangi bir görüntüsü olmayan bir şeye uyacak bir resim yapabiliriz. Bu anlamda, nitelenen herhangi bir şey saf potansiyeline uygun olabilir mi, görüntüsüzlüğün görüntüsü olabilir mi?

Belli belirsiz görünen adlandırılamaz

Ve dönüşür özü olmayana.

Vücutsuz şekildir bu.

Kendisi olmayan tasavvur. (TC XIV)

“Şekli olan bir şey şekilsizmiş gibi kavranabilir mi?” (aforizma örneği c)

13. Wittgenstein’ın Tractatus’u, aforizmik bilincin ne olduğunu kesin bir şekilde açığa vuran meşhur bir aforizma dizisiyle son bulur. Gelecekteki muhtemel bir yayıncıya garip bir şekilde seslendiği mektubunda şöyle der: “Çalışmam iki kısımdan oluşuyor, burada sunulmuş olan ve yazmadığım diğer her şey. Ve hiç şüphe yok ki, en önemli kısım bu ikincisi.”[15]

Tractatus’un ikinci kısmı yazılmamış olsa da, son aforizmanın içine yerleştirilmiştir. Sıklıkla vurgulandığı üzere, çalışmanın ana kısmında ve onun son paylaşımında bazı şeyler, yani en önemli şeyler, önermelerin içinde dile getirilemez fakat yalnızca gösterilebilirler. Çalışmanın ilk kısmında önermelerin gerçekliği yalnızca nasıl tanımlayabileceğini öğreniyoruz, fakat önermeler bu tanımlamayı nasıl yaptıklarına dair bir tanımlamada bulunamıyorlar: yalnızca bağlantılarını gösteriyorlar.  Bu ilişki hakkında konuşulamaz, yalnızca görülmek zorundadır.

Kitabın son kısımlarında önermeler, hakkında konuşulamayan ve fakat yalnızca bir anlığına görülebilecek şeylere dair aforizmalara dönüşürler. Wittgenstein, değer ve “hayatın anlamı” gibi –en önemli- sorunlara döner ve bunların herhangi bir önermenin erişiminin ötesinde kaldığını vurgular. Çünkü önermeler dünyanın içinde ne olduğunu –bilinebilir gerçeklere dayalı olguları- tanımlarken, değerler dünyanın dışında kalırlar:

6.41 Dünyanın anlamı dışında yatsa gerek. Dünyanın içinde her şey nasılsa öyledir, her şey nasıl olup bitiyorsa öyle olup biter; içinde hiçbir değer yoktur-olsaydı bile, hiçbir değer taşımazdı.

Değer taşıyan bir değer varsa, bütün olup-bitmenin, öyle olmanın dışında yatsa gerek. Çünkü bütün olup bitme, öyle olma, rastlantısaldır.

Onu rastlantısal olmayan kılan, dünyanın içinde yatamaz, çünkü öyle olsaydı, bu da yine rastlantısal olurdu.

Bu, dünyanın dışında yatsa gerek.

Bu sebeple hem iyi hem de güzel olan söylenebilenin ötesinde kalır:

6.42 Bu yüzden de etiksel hiçbir önerme olamaz.

Önermeler kendilerinden daha yüksek olan hiçbir şeyi dile getiremezler.

6.421 Açık ki, etik kelimelere dökülemez.

Etik aşkındır.

(Etik ve estetik bir ve aynıdır).

Bir anda Wittgenstein’ın “aşkın” olana işaret etmek için neden aforizmayı seçtiğini anlarız. Tractatus’un açılış “mottosu [ilksözü]” şöyledir: “ve kişinin bütün bildiği, gürültü-patırtı içinde kulağına çalınanlar değil, üç kelimede söylenebilendir.” Önceden estetik ve etik üzerine çalışmaktaydık, ancak etik ve estetik tanımlanamazlar ve bu şekilde yapmaya devam edenler dünyayı dışında olanla, yani aşkın olgularla karıştırma hatasına düşerler. Ancak aforizma ne tasdik eder ne de inkâr; yalnızca bir işaret verir.

14. Wittgenstein’ın aforizmalarını takdir ettiği Karl Kraus şu gözlemde bulunmuştur: “Aforizma gerçekle örtüşmez: ya yarım gerçektir ya da bir buçuk.”[16] Wittgenstein’ın sonuç aforizmalarını yarım gerçek olarak tasavvur ettiğini düşünebiliriz, çünkü dile getirilemeyecek olanı dile getirmeye çalışırlar; diğer taraftan bunları bir buçuk gerçek olarak düşünebiliriz, çünkü önermeler (gerçekler) şekline dönüştürülemeyen şeylere işaret ederler. Tam anlamıyla “mistik” olarak adlandırdığı şeye atıfta bulunurlar.

6.5 Dile getirilemeyen bir cevabın sorusu da dile getirilemez.

Gizem (bilmece) yoktur.

Bir soru ortaya konabiliyorsa, cevaplanabilmeli de.

Bilmeceler bir cevabı olan sorulardır. Ancak etik ve estetik, yani değer alanı bir bilmece değildir. Çünkü bunlar birer soru bile değildirler. Aforizmik gerçek, bunlar var olsalar bile, onlara sebepler silsilesiyle ulaşılamayacağını gösterir. Yalnızca bir anlığına görülebilirler veya belki kendilerini gösterirler.

15. Hiçbir hüküm, değere yol açmaz. Bütün bilimsel sorular cevaplanmış olsa da, dünya içindeki şeyler hakkında bütün önermeler dile getirilse de, “hayatın sorunları bütünüyle el değmeden kalmaya devam edecektir. Doğal olarak bu durumda sorulacak soru kalmayacaktır ve cevabın kendisi de zaten bu değil midir?” Fakat olmayan soruların cevabı ne olabilir ki? Bu, dünya algısının bir bütün olarak değişime uğramasıdır.

6.521 Hayat sorununun çözümü, bu sorunun yok olmasında görülür.

(Bu yüzden değil midir ki, uzun şüphelenmelerden sonra yaşamın anlamının açıklık kazandığı insanlar, sonradan bu anlamın nede bulunduğunu söyleyemezler.)

6.522 Yine de dile getirilemeyen şeyler vardır. Bunlar yalnızca kendileri tarafından açık edilebilirler… Bunlar gizemli (mistik) olandır.

Şeylerin anlamının cevabı olan bir bilmece olmadığını anladığımızda, gizemli (mistik) olan –mevcudun ötesinde kalan- kendisini bize gösterecektir. O zaman “iyi ya da kötü istem dünyayı değiştirecekse, dünyanın ancak sınırlarını değiştirebilir, olgularını değil, yani dille sözü edilebilir olanı değil. Kısacası, bu yolla dünyanın o zaman tümüyle başka bir dünya olması gerekir. Sanki bütün olarak batması ya da çıkması gerekir. Mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır” (6.43). Wittgenstein aforizmalar şeklinde yazmıştır, çünkü mistik olan hakkında yazmıştır ve mistik olan da dile getirilemez. Hâlbuki aforizmalar dile getirmezler, yalnızca gösterir ve işaret ederler.

Bu bakımdan, aforizmalar asla tamamlanamazlar.

16. Tractatus’un en bilinen satırları, kitabın kendi yöntemini de yansıtan son iki aforizmasıdır. Bu satırlarda dile getirilenler, bir tür olarak aforizmasının kendisi için de kullanılabilirler:

6.54 Benim önermelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki, beni anlayan, sonunda bunların saçma oldukları görür-onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (Deyim yerindeyse üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.)

Bu önermeleri aşması gerekir ve ancak bundan sonra dünyayı doğru görecektir.

7 Üzerinde konuşulamayan konusunda susulmalı.

Lao Tzu hakkında düşündüğümüzde, aforizmanın aslında anlamsız olanla dolu olduğunu, çünkü onun gidebileceğimizden daha ilerisine gitmeye çalıştığını kavrayacaktır. Dünyanın aforizmik anlamının bir parçası, kişinin en sağlam inançlarının anlamsız olabileceğini açığa vuran bir hissediş olmalıdır.

Aforizmada bunun anlamsızlığı anlaşılır. Aforizma, asla bir hüküm gibi okunamaz: aforizmanın bulmak istediği onun içinde değil ve fakat ötesindedir. Bu bakımdan aforizma ne dile getirir ne de gizler; yalnızca bir işarette bulunur.

Üzerine düşünüldüğünde görülecektir ki, işaret nihai bir hükme götürmez –dolayısıyla bu bir bilmece olmalıdır-, yalnızca başka bir işarete işaret eder. Atılacak her adım, bizi yalnızca biraz daha ileriye götürür. Her ne kadar işarete bize anlamları ima etmesi için ihtiyaç duysak da, işaretin kendi içinde herhangi bir anlam bulunmamaktadır. İşaretler tüketip, aşıp, tırmanıp ve akabinde devirmek zorunda olduğumuz bir merdiven gibidir.

Aforizma vasıtasıyla herhangi bir anlayışa ulaştığımızda, kelimeler kendisine ulaşmak için geçtiğimiz sürecin bir parçası olsalar da, bu anlayışımız kelimelere dökülemez.

Bunu bir tür sessizlik olarak anlamamız gerekir.

17. Tractatus’un 7. bölümü yalnızca bir cümle uzunluğundadır. En kısa bölüm olarak görünse de, bir diğer anlamda kitabın en uzun bölümüdür, çünkü kitabın sonunun bu cümle değil, sessizlik olduğunu belirtir ve sessizliğin sonuna asla erişilemez.

18. Hüküm eksiksiz olmak zorundadır, aksi takdirde hiçbir şeydir. Ancak bir aforizmayı çevreleyen boşluğun onun bir parçası olduğunu kavrıyoruz. Aforizma kendisiyle örtüşmez. Özdeşlik formülü olan AA, aforizma için geçerli değildir. Aforizma hiçbir zaman bitirilemez, her zaman kendisinin ötesine uzanır. İçine bir kez girdiğimizde, kendimizi bambaşka bir dünyada buluruz.

19. Hüküm Bir şeyler dile getirir. Aforizma Bambaşka Bir şeyleri gösterir.

NORTHWESTERN ÜNİVERSİTESİ


[1] John  Gross,  ed.,  The Oxford Book of  Aphorisms (Oxford,  1983),  s.  vii-x.

[2] W. H.  Auden  ve  Louis Kronenberger,  ed.,  The Viking Book of  Aphorisms: A  Personal Selection (Dorset,  1981),  s.  vii-viii.

[3] Paul F.  Boiler Jr. ve John  George,  ed.,  They Never  Said  It: A Book of Fake Quotes, Misquotes, and Misleading Attributions (New  York,  1989),  s.  vii-xi.

[4] Bakhtin’in tür teorilerine dair bir açıklama için; bkz. Gary Saul  Morson  ve Caryl Emerson,  Mikhail  Bakhtin:  Creation of a Prosaics (Stanford,  1990),  s.  271-305.

[5]Rastlantısal ya da tasarlanmış olarak bir veya daha fazla türe ait çalışmalar için; bkz. Gary Saul Morson,  The Boundaries of Genre: Dostoevsky's  "Diary of a Writer"  and the Traditions of Literary Utopia (Austin,  1981).

[6] “Meta-ütopya” terimini, ütopya ve anti-ütopya türleri arasında bir diyalog kuran eserlere işaret etmek üzere kullandım. Bkz. Morson, The Boundaries of Genre.

[7] S. Marc  Cohen,  Patricia  Curd,  ve  C.  D.  C.  Reeve,  ed.,  Readings in Ancient  Greek Philosophy  from Thales  to  Aristotle (Indianapolis,  1995),  s.  28;  buradan sonra RA olarak atıfta bulunulacak.

[8] Sofokles, Kral Oedipus, çev. Bernard Knox, Man and His Fictions: An Introduction to Fiction-Making, Its Forms,  and Uses,  içinde ed. Alvin B.  Kernan, Peter Brooks ve Michael Holquist  (New York,  1973),  s.  357;  buradan sonra O olarak atıfta bulunulacak.

[9] Bu hükümlerin alındığı kaynaklar: a) Jeremy Bentham, The Principles of Morals and Legislation (New York,  1948),  s.  1; g) René Descartes, “Meditations,”  içinde  "Discourse on Method"  ve  "Meditations,"  çev. Laurence J. Lafleur  (Indapolis,  1960),  s.  82;  h) Descartes,  "Discourse on Method,"  çev. Lafleur,  s.  24; j ve k) Gottfried Wilhelm Leibniz,  "Discourse on Method," "Correspondence with Arnauld," Monadology, Çev. George  Montgomery  (La  Salle,  Ill.,  1989),  s.  19,  10; l)  Catechism of the Catholic Church (Mahwah,  N.J.,  1994),  s.  13.  Geri kalan hükümler için bkz. John Bartlett, Familiar Quotations: A Collection of Passages, Phrases, and  Proverbs Traced to their Sources in Ancient and Modern Literature, ed. Emily Morison Beck, 15. ed. (Boston,  1980).

[10]Elie Halévy, The Growth of Philosophic Radicalism,  çev. Mary Morris  (Boston,  1955),  s.  6.

[11] Charles  Darwin,  On  the Origin  of Species: A  Facsimile  of the  First  Edition (Cambridge, Mass.,  1964),  s.  490.

[12] Bu aforizmaların alındığı kaynaklar:  a ve b) Lao Tzu,  Tao Te Ching, çev. D.  C.  Lau  (Harmondsworth,  1985), buradan sonra TC olarak atıfta bulunulacak;  c) Fyodor  Dostoevsky, The  Idiot,  çev..  Constance  Garnett  (New York,  1962),  s. 389;  d, e, ve f) Ludwig  Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus, çev.  D. W.  Pears ve B.  F. McGuinness  (London,  1961).  Geri kalan aforizmalar için; bkz. Bartlett,  Familiar Quotations.

[13] Tao Te Ching hakkında bilgi için; bkz. C.  Graham, Disputers of the Tao: Philosophical Argument in Ancient  China (La  Salle,  Ill.,  1989),  s.  215-34;  buradan sonra DT olarak atıfta bulunulacak.

[14] The Maxims of La Rochefoucauld, çev. Louis Kronenberger (New York,  1959), s.  33.

[15] Alan Janik ve Stephen Toulmin’in Wittgenstein's Vienna (New York,  1973),  s.192 çalışmasında alıntılandığı şekliyle.

[16] Karl Kraus, Half-Truths and One-and-a-Half  Truths, ed. Harry Zohn (Chicago,  1990),  s.  67.

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.