Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Sembolizm

Yazdır

SEMBOLİZM

XIX. (19 YY) yüzyılda realizme, naturalizme ve parnas şiire karşı çıkan akım. Terim dilimize Fransızcadan geçti. Aslı Yunanca symbol'dan gelir. Fransızca'da manevi durumu tabiî bir bağlantıyla anlatan nesneyi ifade eder. "Hz Ömer adaletin sembolüdür" dediğiniz zaman adalet gibi manevî bir kavram Hz. Ömer'in huy ve davranışını karşılar.

Sembolizmin başlangıcı Fransız edebiyatıdır.

XIX. yüzyılın ikirci yansında Fransız toplumu büyük değişikliğe uğrar, ilmin ilerlemesi, yeni buluşlar, makineleşme, sosyalist hareketlerin örgütlenmesi insanları mutlu etmediği gibi 1870'de Fransızların Almanlar karşısında bozguna uğraması, toplumu bir karamsarlığa, bir bezginliğe sürükler. Duygulu sanatçılar ruh sarsıntısı geçirir. İçlerine kapanırlar.

Auguste Comte (1798-1857)'un pozitivst felsefenin etkisiyle ortaya ortaya çıkan naturalizm de sanatçıların isteklerine cevap vermekten uzaktır.
Alman, Rus, İngiliz ve İskandinav edebiyatından yapılan tercümeler Fransız edebiyatçılarında yeni ufuklar açar.

Alman filozofu Hortmann'ın "şuuraltı felsefesi" ve özellikle Alman idealizminin kurucusu Arthur Schopenhauer (1788-1860)'in "Dünya bir tasavvurdur, bir hayâlden ibarettir" temeline dayanan görüşü, ayrıca Vagner'in kötümser musikisi yeni arayışlara zemin hazırlar. Bunların yanında Gerard de Nerval (1808-1855) ve Edgar Allan Poe (1809-1849) gibi romantik şairlerin tesirini de belirtmemiz gerekir. 1880'li yıllarda Fransız edebiyatında arayışlar devam ediyordu. Eski değerler yıkılmış yerine bir sistem getirilememişti. Les Hydropathes (Bağrı Yanıklar) Les Hirsu-tes (Perişan Saçlılar), Nous Autures (Bizler), Les femenfoutistes (Avareler) vb. daha birçok edebî okulun kalıcı etkisi olmadı.

Sembolizmin önünü açarı ilk güçlü edebi okul dekadizm (inkırazcılık = çöküşçülük)'dır. Adını "fesuis l'Empire alafin de la decadence" (Ben dekadansın sonunda gelen imparatorluğum) (1882) mısrasında geçen dekadans (decadence = çöküş) kelimesinden alır. Dekadizm, bütün edebiyat geleneklerinin dışına çıkmayı, kaideleri altüst etmeyi, kötümserliği, aşırı hassasiyeti, hayale kapılışı, marazî temalara yönelişi ifade eder.

O zamanın Verlaine, Moreas vb. genç yazarların bir çoğunu önce dekadizmin içinde görürüz. Birkaç yıl süren dekadizmin en önemli temsilcisi, akımın adını koyan şair Jues Laforgue (1860-1887)'dur.

Yine Fransız şairlerinden Charles Baudelaire (1821-1867)'in 1857'de yayınladığı Kötülük Çiçekleri sembolist estetiğin dayanağı oldu. özellikle "Correspondances" başlıklı şiirin bir bendinde: "Uzaktan birbirine karışan aksisedalar gibi, gece kadar sonsuz, ışık kadar geniş, karanlık ve derin bir birlik içinde, kokular, renkler ve sesler birbiriyle anlaşıyor" diyerek insanı yeni sezgiler âlemine götürür. Bu kaynaktan beslenen Paul Verlaine (1844-1896), Arthur Rimbaud (1854-1891), Stephane Mailende (1842-1898) sembolizmin doğuşunu hazırladılar.

Verlaine'in tesirinde kalanlar, asıl gerçek benliğimizi dışarı ile temasa getiren duygulardır. Benliğimizle dış âlem birbirinden açık sınırlara ayrılmışlardır. Duyular vasıtasıyla ifade ettiğimiz dış âlem, gerçekte âlemle bizi bağlayan duyuların ifadesidir. Şairin tabiat hakkında söyleyecekleri kendi benliğini açığa vurur. Dolayısıyla dış dünya şairin kendi ruhunu ifade ettiği semboller dünyasıdır, derler.

Mallerme taraftarları da bu görüşün tersinden hareket ederek aynı sonuca varırlar. Çok karışık ve belirsizmiş gibi görünen bu görüşe göre: "Şairin yapacağı şey kendi duyularını, hissettiklerini anlatmak değil, aksine, eşyanın saf tasavvuruna, halis ve her türlü taklit edici, karıştırıcı his müdahalelerinden uzaklaşarak katıksız fikre yükselmek, bunu temin edecek bir ifadeye kavuşmaktır. Şair bu Eflâtûnî manada idealizmi sağlamak için temsilî bir tema ele alacak, bunu görünüşte mana ve konuyla ilgili, gerçekte ise kullandığı kelimelerin sihirli birleşmesi sayesinde manaya sadece gizli bağlarla bağlı bir umumî ahenk ve anlaşma içinde bize eşyanın erişebilecek en halis fikrini, düşünce oluşunu sezdirecektir."

Sembolizmi bir sistem haline getiren Mallerme'dir. Alman filozofu Hegel ve Fichte'nin estetiğinden hareket ederek kâinattaki gerçek varlıkların fikirler olduğunu, maddî âlemin bütün şekillerinin bu fikirlerin birer remzi, işareti, sembolünden ibaret bulunduğunu söyler. Şairin etrafında toplanan gençler, ustalarından dinledi kerini eserlerinde uygulamışlardır.

Sembolizmi bir edebiyat akımı olarak ilk tanıtan ise Rum asıllı Fransız şairi Jc-an Morias (1856-1910)'tır. Baudelaire'in "Sembol ormanları arasından geçer insan " mısrasında kullandığı sembol (symbole) kelimesine izm (= isme) ekleyerek terimi meydana çıkarmış, Figaro gazetesinin edebiyat ekinde sembolizmin beyannamesini yayınlayarak akımın tarihini ve özelliklerini açıklamıştır (18 Eylül 1886).

1890 yılından sonra sembolizm akımı diğer sanat dallarına yayılır. Tiyatroda Norveçli Henrik Ibsen (1828-1906) "Yaban ördeği" ve "Yapı Ustası Solness'1, Belçikalı Maurice Maeterlinck (1862-1949) "Mavi Kuş "u yayınlar. Akım resimde de tesirini gösterir. Jean Mortas Verlaine'le birlikte "Mercure de France" dergisinin mart sayısında yazdoıklan bir yazıda resimde sembolizmin nasıl gerektiği üzerinde durmuşlardır. Sanat eseri, "Tek amacı düşünceyi anlatmak olacağı için fikirci olmak; fikri bir biçime sokacağı için sembolist olmak; bu biçimleri ve sembolleri anlaşılır bir şekilde ifade edeceğine göre sentezci olmak; nesne hiçbir zaman nesne olarak ifade edilemeyeceğinden içe dönük olmak" zorundadır.

Sembolizmin Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Sanatçıyla dış dünya iki bağımsız âlemdir. Sanatçı dış dünyayı duyuların kendisine bildirdiği kadar hissedebilir. Duyuların bildirmediği şeyler yok sayıldığı için, asıl gerçek insanı dış dünya ile temasa getiren duyular olmaktadır. V.Borochard "Yanılmaya Dair" (1926) adlı eserinde bunu şöyle formülleştirir:
"Eğer eşyanın kendisi bir varlıksa bile onda iki şey hem kendisi, hem de uyandırdığı fikir birbirine tıpatıp uygun olarak mevcut demektir. Üstelik bu beraberliğin araştırılması ve isbatı da mümkün değildir. Çünkü insan zihni, çemberini yarıp dış dünyaya karışamaz. Nasıl düşüncemizde yeri olmayan şeyin kendisi de yok demekse o şeyin gerçek zannedilen fikri de sahiden kendisi olmayıp onun hakiki varlığına ölçülen bir semboldür."

2- İnsan ne çevresini ne de kendi iç âlemini olduğu gibi anlatamaz. Biz dış âlemi duyularımızla idrak ederiz. Duyularımız bu akımı olduğu gibi vermez. Onu bize değiştirerek ulaştırır. Esasen bütün tabiat ve hareketler kendi kendilerine var olamazlar. Bunlar duyularımızla idrak ettiğimiz birtakım görünüşlerdir.

Bu bakımdan sembolistler eşyayı değil eşyanın bizde bıraktığı tesiri dile getirmek istemişlerdir.

3- Sembolizmde kâinat bir bütün olarak ele alınır. Ruhla beden, görülen dünya ile görülmeyen dünya arasında bir denge, bir birlik, uyum ve kaynaşma olduğuna inanılır, özellikle maddî âlemle ruhî âlem arasındaki uyum derindir. İnsanla kâniat arasında her şey benzerlikler (ano-logies) esasına dayanır. Bu benzerlikleri ve muhayyileyi tahrik eden kuvvetlerin sırrını çöze çöze insan kâinatın varlığına inanır. Bütün kâinat imajların ve işaretlerin saklı bulunduğu bir depodur. Bunlara kendine göre yer ve değer verecek olan insandır. Bunun için iç gerçekle (duygular) dış gerçek (duyular) arasındaki gizli ilişkiler üzerinde durulmuş, insanla tabiatın kaynaşması ele alınmış, bu kaynaşmanın sonucu olarak duyuların herhangi birine bağlı bulunan bir özellik başka bir duyuya bağlanabilmiş, böylece hasret rengi, beyaz titreyiş, tatlı neş'e, yeşil sâadet vb. yeni birtakım birkaç duyuyu bir anda etkileyen (si-nestetik) kelimelerin kullanıldığı yeni söyleyiş biçimleri ortaya çıkmıştır.

4.  Dış dünyanın insan üzerindeki tesiri, insanın içindeki temayül ve heyecanlar açıkça anlatılamaz. Aslında insan bu temayül ve heyecanlar üzerinde düşünmeye kalktı mı bunlar kaybolurlar, tşte bundan dolayıdır ki, bunlar okuyucunun duyularına hitab edilerek ona sezdirilebilir. Sembolizm düşünceyi duyulara seslenen bir biçim içinde anlatmaya çalışır. Bu da ancak musikide olduğu gibi telkin yolu ile olur. Bu noktada şiir akıcı bir ahenk, âdeta bir ninni, bir nağme halini alır. Verlaine'nin (Musiki, her şeyden önce musiki) Rimba-ud'nun "içten gelen ritmlerle bütün duyuların kavrayabileceği bir şiir dili icat etmekle övündüm", için de Römances şans pa-roles (sözsüz şarkılar), Ahmet Haşim'in "şiir, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt lisandır" Yahya Kemal'in bir şiirine "Güftesiz Beste" demesi bundandır.

Ancak şiire sokulan bu musikiyi gerçek musiki ile karıştırmamak gerekir. O duygu ile kelimeler, yani (özle biçim) arasındaki uyumdur, duygu, Önce ahengini bulur, sonra kelimelerin manasım bu âhen-ge uymaya çalışır.

5. Dünyada her şey bir analojiden ibarettir. Her şey başka bir şeyi hatırlatır. O halde şairin bu birbirini hatırlatan unsurları şiirine alması, lâzımdır. Bunu yaparın de anlatılan şeyin adını söylemesi veya onu tasvir etmesi gerekmez. Şair, nesnelerin bizde uyandırdığı tesiri dile getirmelidir. Nesneler sadece dış dünya ile iç dünya arasında bağ kurmaya yarayan birer semboldür. Gerçek âlem aşağılık ve değersizdir. Onun için şiir bu semboller üzerinde kurulmalıdır.

6. Dış dünya ile duyular arasındaki bağı hissettirmek için bazen semboller bile yetersiz kalır. Bunun için şiirde kullanılmak üzere özel bir dil gereklidir. Bu dil günlük dilin dışında olmalıdır. Bazen çok eski kullanıştan düşmüş kelimeler şiirin lûgatına girer, bazen de yepyeni kelimeler uydurulur. Belli anlamlarda kullanılan kelimelere değişik anlamlar yüklenmek suretiyle günlük dilden kelimeler alındığı da olur.

O sembolistlere göre kelimeler anlamların kalıpları değillerdir. Her kelimenin kendine göre bir değişme kabiliyeti vardır. Her kelime bir semboldür.

7. Şiirde duygu ve düşüncelerin açık bir ifade ile değil de kelimelerin ahenginden de faydalanarak sezdirme yolu ile anlatılmaya çalışılması, sembollerin çözülmesindeki güçlük şiiri anlaşılmaz hale getirmiştir. Güzellik açıklıkta değil, müphemiyette aranmıştır. Sembolistlere göre açıklık ve ulaşılırlık şiirin güzelliğini bozar. Onlara göre her mısra, hatta başlı başına bir sembol olan her kelime, meçhule açılan birer penceredir. Tıpkı müzikte her notanın veya melodinin her dinleyicide başka başka hayaller uyandırması gibi, bu pencerelerin hangisinden bakılırsa, görülen manzara ona göre değişir ve farklı olur. Sembolistle göre şiir esrarlı bir şeydir. Mısralarda bir müphemiyet, esrarlı bir hava gizlenir. Şiir muammaya doğru yönelir. Bu sırrın anahtarlarını, bulmak okuyucuya düşen bir vazifedır.

8. Şiirde anlaşılmazlıkve mümphemiyet isteği sembolist şairleri muayyen temlere yöneltti. Kaçmak, kurtulmak, uzaklara muhayyal diyarlara özlem, insan eli değmemiş, ayak basılmamış yerler ve başkalarınca yaşanmamış zamanlar "rüyalı dekorlar" şirlerine konu oldu.

9. Sembolistler klasik nazım şekilleri yerine serbest müstezat ve serbest nazım kullandılar. Kafiyeyi katı kalıplardan kurtarıp daha serbest bir hale getirdiler.

10. Sembolistler saf şiir-paeise püre peşindeydiler. Bu da ancak "saf manasens püre" ile mümkündür. Gramer kaideleri, noktalama işaretleri ve üslûp ahdi şiirde kurulmak istenen semboller dünyasını ve bu sembollerle varılmak istenen "saf manası"yı bozar. Bunun için gramer kaideleri ve noktalama işaretleri beddiî prensiplere göre değil, sanatkârın tercihine göre şiirde yer almalıdır. Yanyana dizilen kelimeleri dil bilgisi kaideleri ve noktalama işaretleri değil okuyucunun muhayyilesi birleştirecektir.


Sembolizmin hazırlayıcıları olarak Baudelaire ve Rimbaud'u, temsilcileri olarak da şiirde Verlaine, Mallarme, Renier (1864-1936), Valery (1871-1945)'i, tiyatroda Maeerlinck'i sayabiliriz.

Türk edebiyatında da semboiiiinin temsilcileri görülür. Bu akımın varlığından söz edilmediği bir zamanda Şeyh Cialib (1757-1799)'in iç dünyaya yönelik yazdığı şiirleri sembolizmin özelliklerini taşır. Batılı anlamda ilk sembolist şiirleri Cenab Şehabeddin (1870-1934) yazmıştır. T

ürkçede sembolist şiir deyince Ahmed Haşim (1884-1933) ilk akla gelen isimdir. Şair şiir anlayışını şu dörtlükle açıklar:

  • Seyr eyledim eşkâl-i hayatı
  • Ben havz-ı hayâlin sularında
  • Bir aks-i mülevvendir onunçut
  • Arzın bana ahcar u nebatı

(Ben hayata ait her şekli hayal havuzunun sularında seyrettim. Onun için dış dünyadaki her taş ve bitki benim gözümde renkli bir akisden ibarettir.)

Ayrıca Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirlerinde de sembolizmin tesir hissedilir.

Örnekler;

BÎR   GÜNÜN   SONUNDA    ARZU

  • Yorgun gözümün halkalarında
  • Güller gibi fere oldu nûmâyân Güller gibi...
  • Sonsuz, iri güller;
  • Güller ki kamıştan daha nâlân
  • Gün doğdu, yazık, arkalarında.
  • Altın kulelerden yine kuşlar
  • Tekrarını ömrün eder ilân
  • Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
  • Âlemlerimizden sefer eyler?
  • Akşam, yine akşam, yine akşam,
  • Bir sırma kemerdir, suya baksam...
  • Akşam, yine akşam, yine akşam...
  • Göllerde hu dem bir kamış obam!

Ahmed Haşim

PİPO

Kafamda uzun bir çalışma gecesi, güzel bir kış çalışması hayalini kurarak dün pipoma kavuştum. Mavi güneş yapraklarıyle muslinlerin ışıklandırdığı mazideki yazın bütün çocukça sevinçleriyle birlikte sigaraları bir tarafa attım ve daha iyi çalışmak için, yerinden kımıldamadan uzun uzun dumanını tüttürmek isteyen bir insan ciddiyetiyle ağırbaşlı pipomu yeniden ele aldım. Fakat bu mekrukenin bana hazırladığı sürpriz karşısında şaşırakaldım. İlk nefesi çeker çekmez, yazılacak kocaman kitapları unutuverdim. Hayran ve rikkat içinde, geriye dönen geçen kışı teneffüs etim. Fransa'ya dönüşümden beri bu vefakâr dosta el sürmemiştim ve bütün Londra, bir sene evvel tek başıma doya doya yaşadığım Londra, olduğu gibi o anda peyda oldu; önce, beyinlerimizi sarıp sarmalıyan o sevgili sisleri ki orada, kafeslerden içeriye sızınca kendilerine mahsus bir kokuları vardır. Tütünün, üstünde sıska bir kara kedinin tortop olduğu kömür tozuna bulanmış meşin mobilyalı loş bir oda kokuyordu; alev alev yanan ateş ocağı kömür döken kızıl kollu hizmetçi kadın, saç kovadan demir sepete dökülen bu kömürün gürültüsü ve sabah- müvezziin kapıya o merasimle iki kere vuruşu ki bana hayat verirdi. Pencereden, ıssız, sguare'in yapraklarını  tekrar gördüm. Çiseliyen yağmurdan ıslanmış ve dumandan kararmış vapur güvertesinde, yol kıyafetinde, sırtında yolların tozu renginde gri ve uzun bir rop, üşüyen omuzlarına nemli yapışmış bir manto, başında, deniz, havasıyle liyme liyme olmuş, zengin kadınların evlerine döner dönmez fırlatıp attıkları, fakat zavallı sevgililerin daha birçok mevsimlerde tamir ede ede giydikleri tüysüz ve hemen hemen kordelasız hasır şapkalardan biri, surda burda dolaşıp duran zavallı sevgilimle birlikte titreye titreye, o sık geçtiğimiz açık denizi gördüm. Boynuma, müebbeden veda edildiği zaman sallanan o müthiş mendil dolanmıştı.

Stiphane Mallerme (Çev. Sabrı Esat Siyavuşgil)

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.