Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Orta Oyunu

Orta Oyunu, Karagöz gibi geleneksel bir seyirlik oyun olmakla birlikte, Karagöz’e göre daha yeni bir sahne sanatıdır.

Orta oyunu adına ilkin 19. yüzyılda rastlanmaktadır. Ancak Türkler arasında bu türden “söyleşmeli oyunlar”ın varlığı, farklı adlarla, eskiden beri bilinmektedir. Bunlara “oyuncu kolları” denilmektedir. Evliyâ Çelebi çeşitli adlarda on iki oyuncu kolunun varlığından söz etmektedir. 1825 yılında Şehzâde Abdülmecid’i eğlendirmek üzere temsil edilen bu tür bir oyunu ve tiplerini anan ilk eser, Enderûn Tarihi’dir. Ortaoyunu adı ise, ilk olarak, Saliha Sultan’ın 1834 yılındaki düğününü anlatan Sûrnâme’de geçmektedir. Ortaoyunu da, tıpkı Karagöz gibi, “söyleşmeli” bir temsildir.

Ortaoyununda Pişekâr tiplemesi “dişi konuşan”dır ve Karagöz’deki Hacivat’a karşılık gelir. Karşısındakine söz fırsatı vererek oyunun gelişmesini sağlar. Buna “anahtar vermek” denilir. Pişekâr’ın anahtar vermesine, tıpkı Karagöz gibi, Kavuklu karşılık verir. Ortaoyununda söz sanatı ikinci planda kalmaktadır. Söz burada dayanak işlevi görmekten öteye gitmez. Bu nedenle ezberlenmek üzere önceden hazırlanmış, yazılı metinleri yoktur. Oyun taklit ile gelenekselleşmiş belirli kalıp ve tipler üzerine gelişir. Oyuncu oldukça basit bir eylem çizgisi izleyerek, geleneğin öngördüğü gibi, belirli yerlerde söylenmesi gereken kalıpları tekrar eder. Bunun dışında herşeyi irticalen söylemekte özgürdür. Ancak ortaoyununda söz yarıştırma, Karagöz’e göre daha önemli bir yer tutar ve ustalık ister. Bu söz yarıştırmaya jes ve mimiklerin yarıştırılması da eşlik eder. Bütün bu karşılıklı çekişme “çene yarışı” olarak anılır. Orta oyunu çok oyunculu ve çalgılı bir seyirliktir.

Çalgılar, Karagöz’de olduğu gibi, başta ve oyuncular sahneye girerken onların girişini haber vermek üzere devreye girer. Oyunun sahnesi etrafı çepeçevre seyircilerle çevrilmiş bir dairedir. Bu oyun alanına “Palanka” adı verilir. Ortaoyunu genellikle yaz mevsimlerinde, mesire yerlerinde ya da kimi zaman han ve tiyatro sahnesi gibi kapalı yerlerde sergilenir. Açık alanlarda seyircilerle oyun alanı aralarına ip gerilmiş kazıklarla birbirinden ayrılır. Çalgıcılar seyircilerin tam önünde, oyun alanı ile seyircilerin arasında bulunurlar. Sahnede iki dekor unsuru yer alır. Bunlardan birincisi oyun alanının sağ tarafında yer alan ve evi temsil eden, paravanaya benzeyen “Yeni Dünya”; ikincisi ise “dükkân” denilen ve iskemleye benzeyen bir başka nesnedir.

Oyunun ilk bölümü zurnanın “Pişekâr havası”ni çalması üzerine Pişekâr’ın sahneye girmesiyle başlar. Pişekâr zurnacıyla kısa bir konuşma yapar ve ardından zurna “Kavuklu havası”nı çalar ve sahneye bu kez Kavuklu girer. İkinci bölümde Pişekâr ile Kavuklu konuşurlar. İkisi, havadan sudan konuşurken birbirlerine tekerlemeler söylerler. Kavuklu başından geçen bir olayı aktarır. Bu aslında br rüya anlatımıdır. Üçüncü bölümde asıl oyunun kişileri birer birer sahneye girer ve oyunu geliştirirler. Bunlara “fasıl”denilir. Fasıllar Karagöz fasıllarıyla neredeyse birebir örtüşür. Son bölümde Pişekâr ile Kavuklu bir konuşma daha yaparlar. Bu konuşma bir dahaki oyunun yerini, zamanını bildiren bir ilân biçimindedir ve tıpkı Karagöz’de olduğu gibi, “her ne kadar sürc-i lisân ettikse affola” özrüyle bitirilir. Son aşamada zurna “Ey Gaziler” havasını çalar ve oyun sona erer.

Doç.Dr. Suavi Aydın

Kaynak:Türkiye Kültür Portalı

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.