Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa İnsana Değer Saygı ve Sevgi İnsana Değer ve Saygı Uğur Eleman: Yetim bir çocuğun gözleri Rabbimizle konuşacağımız kelimelerdir.

Uğur Eleman: Yetim bir çocuğun gözleri Rabbimizle konuşacağımız kelimelerdir.




Röportaj: Ümmühan Karabulut

Uğur Eleman Hacettepe Tarih mezunu, tasavvuf tarihi doktoru. İşçi bir babanın evladı, muhafazakâr bir ailenin çocuğu… Gençliğinde neredeyse Batı’nın ve Doğu’nun bütün temel eserlerini okumuş ve iç dünyasında gürültülü bazen de merdümgiriz devrimler yaşamış. Memuriyet yapmış bir aralar. Ulus’ta bir köprünün üzerine çıkmış ve kravatını rüzgâra bırakmış. Sen beni bırakmadan ben seni bırakıyorum, diyerek rest çekmiş resmiyete. Memuriyetini sonlandırıp hayatın içinde akıp giden çarpıklıklara bir çare bulmaya imkân tanıyacak başka bir meşguliyet bulmuş. Ticaret ve danışmanlık mesleğini sürdürürken, hayatın kanayan yerlerine dilhun kalmak yerine her defasında elleriyle dokunmuş. Yetimlerle, sokak çocuklarıyla, ayyaşlarla bağımlılarla, kötü alışkanlıklara meftun olmuş kişilerle ve bilhassa kimsesiz çocuklarla yakından ilgilenmesinin, onlara ağabeylik yapmasının detaylarını dinledik. Bağımlılık tuzağına düşmüş gençlerden sarf-ı nazar edemeyişini anlatmasını istedik. Ankaralı olarak Ankara’da suç oranlarının düşük oluşunu bizlere hatırlatırken, gözlerinden taşan huzura tanık olduk.

Bu meyus derdin pençesinde olanları sevgisiyle kuşatışını; hiç hız kesmeden bir yandan da hasta ziyaretleri yapıyor oluşunu; kimsesizlerin başlarını okşama, sohbet edip dertlerini dinleme, derslerini çalıştırıp okulla kopan bağlarını yeniden kurmalarına yardımcı olma çabasına dair konuştuk.

Dünyanın tekinsiz bir yer olmaktan çıkmasına yönelik meşguliyetleriniz ve gayretleriniz var. Eski bağımlılar, yeni tövbekârlarla olan dostluğunuzu anlatmanızı istesek neler söylersiniz?

20 senedir Ankara’da yaptığımız çalışmaların sonucunda oluşan bir dostluktan söz edebiliriz. Bizim Ahiyan, uhuvvet geleneğinden bu yana devam eden âdetlerimiz var. Yetimlerle, Suriyeli mültecilerle ilgileniyoruz. Onlardan önce de Irak’tan, Somali’den, Afganistan’dan gelen kardeşlerimizle ilgileniyorduk. Bu insanlar bizim akrabamızdır, komşumuzdur, hemşerimizdir diye düşünüyorduk. Bir yandan da hasta ziyaretleri yapıyorduk. Resul-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyorlar ya, “Gidiniz ve hastaları ziyaret ediniz hatta onların duasını alınız.” Mülteciler/mağdurlar derken sonra baktık ki her geçen gün Türkiye’de bağımlılık ciddi bir problem olmaya başlamış. 93 senesinde bu konu ile ilgilenmeye başladık. Üzerinden yaklaşık 20 sene geçtikten sonra bağımlılıkla mücadele üzerine 180 Derece platformunu kurduk. Ankara bir “ahi” şehridir. Espri şu ki insan yaşadığı zamana, mekâna, insanlara karşı mesuldür. Bizler de bir şeyler yapmak zorundayız. Buradan hareketle ortaya çıkmış bir sivil inisiyatif hareketiydi.

Felsefe tarihinden dinî ilimlere uzanan okumalar yaptığınızı duyduk. Okumak münzevi olmayı gerektiriyor; hâlbuki bu bahsettiğiniz işler için arazide olmak gerekiyor. Dengeyi nasıl kurdunuz?

Gençliğimde daha heyecanlı, daha renkli bir şeyi arıyordum. İlk yıllarda sol fikirlere sempatim vardı. Rus klasikleri üzerinden okumalar yapmaya başladım. Önce edebî sonra siyasi bir arayışla sürekli okudum. Fikrî okumalarla devam ettim. Bir müddet sonra bunlar tatmin etmedi. Deruni olanı enfüse hitap edeni aradım ve sonra İslam’a bu cihetiyle yaklaştım. Türkiye’deki durum için Aliya’nın sözü çok yerindedir: “Televizyonlardan çıkan ses ile cami hoparlöründen çıkan ses birbirini teyit etmediği sürece orada bir rahmet meydana gelmez.” Sokağın diliyle mabedin dilinin çok farklı olduğunu gördüm. Mabet, insan ve mekân ilişkisi bakımından en önemli kavşak noktalarından birisidir. İnsan ile Allah arasında bir irtibat noktasıdır. İnsanın problemini çözmesi noktasında çok özeldir. Merkezdir. Ne yazık ki bizim mabetlerimiz halktan kopuk, İslami değil. Kendi içinde mücerret, sokağa hitap etmeyen bir dil oluşuvermiş. Daha mistik, daha ağdalı, halkın anlamakta güçlük çektiği bir dil oluşturmuş. Sonra düşününce insan fark ediyor ki, Allah bütün peygamberleri önemli taşları yerinden oynatmak, sosyal problemleri çözmek için göndermiş. Biz de buradan feyizle sosyal problemlerin çözülmesini hedefledik.

Kendinizi bu işlere adama motivasyonunuz, daha sarsıcı ve kişisel bir tecrübe üzerinden olmalı. Adanmışlığınızın gerçek nedeni nedir?

97 senesinde çok sevdiğim bir arkadaşımın uyuşturucu bağımlısı olduğunu öğrendim ve her geçen gün eriyordu. Jiletle yarılmış gibi vücudundan o zehri atıyordu. Biz arkadaşlarımla beraber onu pansuman ediyorduk, yaralarını iyileştirmeye çalışıyorduk. Tövbe sürecini beraber yaşadık. Bir ayı geçkin bir sürede tövbenin büyük bir güç olduğuna şahitlik ettim. Allah’a hamd ü senalar olsun. Arkadaşımın detoks sürecinde vücut bir ay cerahat akıttı. Bu durumun insanların dünyasında kasıtlı, taammüden bir şey olmadığını, bir yoksunluk hâli olduğunu, boşluk duygusunun onları bir şekilde maddeye yönlendirdiğini gördüm ve dedim ki, “Biz Müslümanlar olarak bu meselenin neden bir tarafında değiliz?” Süreç böyle başladı.


Akademik olarak da bu işin çözüm sürecine dâhil oldunuz. Çalışmalarınızı ilerlettiniz ve literatüre “inanç terapisi” kavramını kazandırdınız…

İstanbul’daki bir toplantıda akademik camianın fertlerine şunları söyledim: “Biz sizi inkâr etmiyoruz ama bu problemin çözümü noktasında siz de bizi inkâr etmeyiniz. Hepimiz el ele verelim. Siz olayın tedavi sürecinde biz olayın sağaltım sürecinde olalım ve karşılıklı bilgilerimizden istifade edelim” dedim. Bu çocuklar, bu gençler kötü insanlar değiller, içlerindeki kötü enerjiyi boşaltabilecek bir mecra bulamamış insanlar. Bizim içimizde Habil olma istidadı da var, Kabil olma istidadı da. Bu potansiyel bir tehlike ve hepimizi de bulabilir. Zaten bu dünyada bir şeyin bağımlısı olmayan kaç kişi var? Biz üç şeyi tanımlıyoruz: Bir insan hayatını devam ettirmek için bir davranışın, fikrin, alışkanlığın bağımlısı olabilir. Amerika’da bağımlılık çalışmaları yapan kardeşlerimizle irtibattayız. Bizim tartıştığımız madde bağımlılığı artık orada tartışılamıyor bile, normalleşti. Onlar online ve seksüel bağımlılıklara geçtiler. Eğer biz bugün bu bağımlılıkla ilgili önlemleri almazsak bizim de geleceğimiz yer orası.

Potansiyelini fark etmeyenler, “Her şey ben yaşarken oldu” cümlesinde vurgulanan gerçeğin hesabını vermekte zorlanacaklar. Bir şeyler yapabilme potansiyelinizi ne zaman fark ettiniz?

İlk olarak 93-94 senesinde Hacettepe’de yüksek lisans yaparken sokak çocuklarıyla çalışmak noktasında bir fırsat çıktı. Bu alanda çalışan uluslararası bir örgüte İngilizce tercümanlık ile başladım. Sonrasında işler bize kaldı. Bu çocukların olmaması gereken yer sokak diye bir idealde birleştik. Fon sağlayan kuruluş yurt dışı merkezliydi. Ekip üyeleri de ayrı dünyalardandı. Ama birlikte çok güzel çalıştık.

Ankara’nın sosyokültürel yapısında sokak çocukları baskın bir problem değildir. O dönemde başlayan çalışmalar meyvesini verdi. Devlet bu konuda iyi örgütlenmeyi başardı. Allah’a hamd ü senalar olsun, bu iş bizlere de nasip oldu. Esasında Türkiye’de sosyal hizmet mesleği belirli bir zümrenin kontrolü altındadır ve meslek şovenizminin en yoğun olduğu alandır. Bu yüzden namaz kıldığımız için tahkir ve tahfif edildik ama bir müddet sonra bizi kabul ettiler. Datalarımızdan yararlandılar. Muhataplarımıza karşı şeffaflığımız neticesini aldık. Biz öğrendik ki olayın his boyutunun her Müslüman’da olması gerekiyor ama bir de metodolojik boyutu var. Mahsus akılla beraber başka bir şeye de ihtiyacınız var; makul akıl. Bir şey üretebilmeniz için sadece duygusallık yetmiyor.

Aslanhane Camii’nde teheccüd buluşmalarınız olduğunu duyduk. Arkadaşlarınızla burada mı organize oluyorsunuz?

Evet. Camileri manasına uygun kullanıyoruz. Kendi aramızda edilen sohbetlerin iki ritüeli var. “Buraya gelirken bir kardeşimizin derdiyle gelen var mı?” Varsa, “bize bir hayra vesile olmayı teklif edebilecek olan var mı?” diye karşılıklı konuşuruz. Çalışmalarımızın esası sosyal katılımdır. Kimsenin yardımını elimize alıp aracı olarak iletmeyiz. Biz yalnızca yol gösteren oluruz. “Git orada yoksul var” deriz ve eliyle vermesini sağlarız. Hayra temas etmeyiz. Paraya, mala… Bugün birçok STK hizmetlerinin tıkanma noktası burası. İnsanların gönlüne dokunmak, ufuk açmak gerek. Makarna dağıtma zihniyeti ile bu işler olmaz. İçinde bulundukları dram ne ise ona şahitlik etmek, temas etmek gerek.

Yetim çocuklara sorarız, “Bizimle beraberken sizi en çok mutlu eden ne?” İlginç cevaplar gelir “Ağabey bir gün sen benim başımı okşamıştın, bir gün elimden tutmuştun…” derler bize. Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ya, “Mümin mümine zimmetlidir.” Çözüme vardığınız o matematiksel anların hiçbir kıymeti yokmuş meğerse. Verdik ve kurtardık anlayışı çok yanlış. Ona cesaret ve moral vermek, umut vermek… Hayrı sadakayı gittim verdim, oldu bitti, yok. Bir hayat boyu devam etmesi gereken bir süreç birlikteliğidir bu aslında. Yardım etmek demeyelim de sosyal ilişkiyi geliştirmek diyebiliriz. Rabbimizle kendi aramızda bir köprü oluşturuyoruz. Ve ben bu kardeşlerimize karşı her pozisyonda kendimizi daha borçlu hissediyorum. Çünkü bu bizim için Rabbimizle oluşturduğumuz bir sohbet dilidir, köprüdür. Sadakaları Allah alır. Yetim bir çocuğun gözleri Rabbimizle konuşacağımız kelimelerdir.


Gönüllü gruplarınızla yaptığınız hastane ziyaretlerinden biraz bahseder misiniz?

Ankara’da pediatrik onkoloji servislerini, burada yatan hastaları ziyaret ediyoruz. Hâlâ devam ediyoruz. Planlı bir şekilde. Hastanede bir teyzenin “Siz Ömer misiniz?” diye sorduğu olayı anlatayım size. Bunu duyabilmek çok başka bir şey; alabileceğiniz tüm rütbelerden, tüm sosyal statülerden üstün bir şey. “Teyze, biz burada gurbette olan öğrencileriz, gurbette olanlar sizin hâlinizi en iyi anlayanlardır, diye yanınıza geldik” demiş arkadaşlarımız ve teyze “Siz Ömer misiniz?” diye tepki vermiş. Memnuniyetle mutmain bir şekilde. Bu sizin uluslararası ya da kurumsal olarak alabileceğiniz bütün mansıplardan, takdirlerden daha değerli. Bu Anadolu annesi Kastamonulu bir teyze, “Siz benim istediğimi yapamazsınız” diyor. “Bana bir leğen getirir misiniz çamaşırlarımı yıkayacağım” diyor gelenlere. “Ya teyzeciğim, biz senin çamaşırlarını yıkatır, sana teslim ederiz” diyorlar. “Evladım, siz benim dediğimi yapın, benim iç çamaşırlarıma ne başka göz ne de başka el değmedi bugüne kadar.” Şu üstün ahlaka, edebe bakar mısınız. Şu incelik kaç kişide var. Bu korunmuşluk, bu özgürlük…

Ziyaretlerimiz sırasında Nijeryalı Ramazan adındaki kardeşimiz, “Benim yaramı ancak bir Müslümanın eli iyi eder” demişti bize. Peki, biz neredeydik bugüne kadar, biz ne yaptık? Şu an Türkiye’de en çok konuşulan konulardan biri mehdiyet tartışmaları, hayali birtakım konular vs. Peygamberimiz ne diyor? “İçinizden bugün bir yetim ziyaret eden var mı? Cenazeye giden, hasta ziyaret eden var mı?” Sosyal bir teklif sunuyor her defasında. Biz bu duyarlığı kaybedivermişiz. Bu mücadelemiz kendimizi bulma yolunda gerçekleştirilen bir seferdir.

Ülke nüfusunun %72’si 35 yaş altı insanlardan oluşuyor, bunun yüzde %48’i çocuk denecek yaşta, bunu göz önünde bulundurursak neler söylersiniz?

Manevi anlamda hizmet eden, öğreten insanların bu problemleri tespit etmeleri gerek. Bu çocukların yaşadığı temel sıkıntı yalnızlık ve yabancılaşma. Bir hanımefendi kardeşimiz bizi aradı. Bizi evine davet etti. Evin babasının profili çok ilginç, TV karşısında on bin zikir çeken adam. Televizyonun karşısına geçmiş fakat her gün şeyhine söz verdiği virdini tamamlamaya odaklanmış bir baba. Çocukların gözlerinde canlılık adına hiçbir emare yoktu. Biz devamlı şunu söylüyoruz: “Çocuk eğitiminde dublör kullanılmaz.” Biz bilhassa annelere söylüyoruz. 4,5 yaşına kadar çocuklarınızı kimseye bırakmayın. En önemli vazifeniz bu. Tatmin edilmeyen sevgi muhakkak şiddet doğuruyor. Hadis-i şerif var: “Bir gün gelecek, şeytan çocuklarınızın eğitiminde ortak olacak.” Sahabe soruyor, “Bunu nasıl anlayacağız ya Resulallah?” Efendimiz, “Çocuklarınızdan merhamet ve utanma kalktığı zaman anlayacaksınız” buyuruyorlar. Bunun suçlusu kim? Hollywood türevi çizgi filmleri eleştirmek vs. bizi Allah’ın indinde mesuliyetten kurtaracak mı? Televizyonlarda çörek otu yağı dağıtarak bu mesuliyetten kurtulacağımızı mı sanıyoruz.


Ötekini sevme, çekinmeden ilgilenebilme hususu çok cesurca geliyor. İnsanlarla arkadaşlık ederken “öteki” korkusunu nasıl aşarız?

Bu çok basit bir şey, bu keyif başka bir yerde yok. Bu, Allah’ın bir lütfu. Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ya, “Eğer kalbinizde bir katılaşma varsa bir yetimin başını okşayınız.” Ben bunu yaşamayan kardeşlerimiz adına üzülüyorum. Kendini iyi hissetmek istiyorsan bir gönle girmelisin. Birisinin duasını alabildiğinde yaşamaya sarılırsın. Biz buna “derviş tıbbı” diyoruz: Kardeşinin derdi derdin olsun, sana da şifa olsun.

Danişment’te yalnız yasayan Hüseyin amcamız var, çok yorgun olduğum bir vakitte beni aradı. Yorgunluktan kütük gibi uzanmıştım. Gelemem, dedim istemeyerek. Sonra rahat edemedim, gittim. “Çay da olmuştu zaten, geç evlat…” dedi bana, geleceğimden emindi çünkü. O akşam efkârlı, bana ihtiyacı var. Dostluğuma, sohbetime… Bu durum bireysel anlamda kişiyi öyle güzelleştiriyor, öyle rafine ediyor ki. Motivasyonumuz tam anlamıyla budur.

Çocuklarımıza korkusuzca kuracakları dostlukları ve kararlı tebliğ etme şevkini nasıl aktarabiliriz?

Bir kere oğlunuz, kızınız sizin değil. Bunu unutun. Koca Akif diyor ya “kişi çocuğunun tahtını yapar, bahtını yapamaz.”

Boşanmayı düşünen bir çift aradı bizi. O gün biz de Somalili mülteci kardeşlere gıda dağıtacağız. Şoförün işi çıktı, gelemedi. Onlar da benimle görüşmek istiyorlar. Ben de onları arabalarını kullanmak üzere çağırdım, hem görüşelim hem yardımı aksatmadan ulaştıralım diye… Onlar gördükleri yoksulluğun ve dertlerin karşısında utandılar ve boşanma kararlarından vazgeçtiler. İşte bu “ter temelli terapi”dir, inanç temelli terapidir. Ter akacak bir kere insandan. Bir Müslüman’ın teri akmadığı sürece dertleri iyi olmaz. Derdin ilacı terdir. Bu sebeple havale edilen sadakaları almıyoruz zaten. Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki, “Bir kişi üç şeyini kendisi yapacak: abdest suyunu kendi hazırlayacak, kurbanını kendi kesecek ve sadakasını kendisi ulaştıracak.” Benim en çok korktuğum şey budur. Terim kuruduğu zaman “eyvah”’ derim.

Hepimizin en az iki mesleği olmalıdır. Beş saatin üzerindeki uyku insan vücudunu zehirler. Uykuya kaptırılmayan zaman her hayra yetecektir.

Üretme fırsatı verilmeyen insanlar tüketirler ve en son da kendileri tükenirler. Herkesin içine Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu bir kapasite var. Bu kapasite bir şekilde açığa çıkmalı, harcanmalı. Harcanmazsa bir füzyon patlamasına döner; patlar ve yakar. Üretmeyen çocuk sadece haz merkezini çalıştırmayı öğrenir. Gücünü harcaması gerekir ki mutlu olsun.

“Salih amel on şubedir. Dokuz tanesi helal lokma, bir tanesi ibadettir.” Lokma terbiyesi şart. “Allah’a tefekkür etmekten daha kolay bir yolla, iyilik etmekle O’na ulaşabilirsiniz.” Aliya böyle söylüyor.

Bağımlılıkla ilgili yaptığımız bir tanım vardır. Maddeyi hiçbir zaman iki defa aynı fiyata alamazsınız. Hep daha fazla, daha fazla tüketeceksiniz ve en sonunda tükeneceksiniz, Allah muhafaza. Kızılay’da bir kız ve bir erkek çocuğu el ele tutuşup, attılar kendilerini aşağı. Neden? Artık tükenmek noktasına geldiler de ondan.

Kaynak: http://www.nihayet.com/roportaj/ugur-eleman-yetim-bir-cocugun-gozleri-rabbimizle-konusacagimiz-kelimelerdir/

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.