Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa İslâmiyet - Tasavvuf İslâmiyet Mevlana'nın Aşk ve İnsan Felsefesi

Mevlana'nın Aşk ve İnsan Felsefesi

MEVLANA’NIN AŞK VE İNSAN FELSEFESİ

Anadolu insanı, 700 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen halen Mevlana’nın düşüncelerine ilgi ve sevgisini sürdürmeye devam etmektedir.

Mevlana’nın sevgi ve aşk felsefesi yalnız Türk halkının değil, çeşitli din ve kültürlerden bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Mevlana’yı anlamak için öncelikle onun etkilendiği “tasavvuf” felsefesinin bilinmesi gerekir.

Tasavvuf bir anlamda İslam mistisizmi demektir. Felsefede mistisizm aklın kavrayamayacağı gerçekleri “mistik sevgi” ile bilmek anlamına gelir. Hindu, Yahudi ve Hıristiyan inanışlarının tümünde de mistisizm vardır.

Tasavvuf söz (kal) yolu değil, hal (iyi ahlak) yoludur. “Hakikat”e ulaşmayı amaçlamaktadır. Kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak, önüne ne çıkarsa çıksın ona yüz çevirmemektir. Yani zihni kötü düşüncelerden arındırmak, cömert olup başkalarına ikramda bulunmak, karşısına hangi çeşit insan çıkarsa çıksın (iyi – kötü, güzel – çirkin, kadın – erkek, dinli – dinsiz) hepsine iyi gözle bakabilmektir. Herkese dost olmak, gül bahçesinin gülü olmak dikeni olmamaktır.

Tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, bencillikten kurtulup, kendisinden çok başkasını düşünmektir. Bir diğer anlatımıyla tasavvuf; sevgi ve aşk felsefesidir. Allah mutlak cemal ve kemal sahibi olarak her türlü güzelliğin kaynağıdır. Nitekim peygamberimiz bir hadisinde “Allah güzeldir, güzelliği sever, kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir” buyurmuştur. İnsan, Allahı ne kadar tanırsa (Marifet) ona karşı olan sevgi ve aşkı da o oranda artar.

Tasavvuf ehli arasında meşhur bir kutsi hadis vardır. “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim. Beni bilsinler, tanısınlar diye mahlukatı yarattım.” Buna göre başlangıçta sevgi, Allah’tan çıkmış ve evrenin yaratılmasına sebep olmuştur. Bunun için tasavvufta esas ulvi ve ilahi aşktır. Gerçek aşk, insan ruhunun Allah özlemidir.

Tasavvufun temeli üç esasa dayanır. Zikir, Sabır, Şükür. Amacı olgun insana ulaşmaktır. İnsan eğitimini esas alan kulun, derece derece kötü huylarını terk etmesi, onların yerine iyi huyları koyması, cehaletini yok edip bilgi ile donanması, gafletten kurtulması, başına gelen belalara kazalara ve diğer insanlarının çiğliklerine sabretmesidir. Allah’ın verdiği her türlü nimete şükretmek, nankörlük etmemek gerekir. Bu olgunluk yolunun aşamaları da zikir, sabır ve şükürle geçilecektir.

Tasavvufta ikilik yok birlik vardır. Fena fillah yani Allah’ta yok olmak ve tek olmaktır. Her şeyde Tanrı vardır. Evrendeki tüm bitki ve varlıkta, her şeyde Allah vardır. Bu “Vahdet-i Vücud”, varlığın tekliği anlamındadır. Mutasavvıflar, cehennemden kurtulmak ve cennete ulaşmak için ibadet etmezler. Allahı sevdikleri, ona aşık oldukları için ibadet ederler. Kadın erenlerden Rabia (714 – 804) şöyle dua etmiştir. Allah’ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak, cenneti bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı ibadet ediyorsam beni ezeli cemalinden mahrum etme.”

Özet olarak tasavvuf, Allah aşkına, işlenilen günahlardan pişmanlık duyup tövbe etmek, bütün insanları hoş görmek , hor görmemek bütün canlıları Allah adına sevmek, almak yerine, bol bol vermek, açları doyurmak, bütün canlıları, evreni ve çevreyi korumak, nefsin terbiyesi için az yemek, az söylemek, kötü söz söylememek, az uyumak topluma ve insanlığa faydalı olmak demektir.

Mevlana’ya göre aşk, dünyanın yaratılış sebebidir. Allah evreni sevgi yüzünden yaratmıştır. Aşk Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşk geçici bir heves olup Allah aşkı ise ebedidir.

Gerçek aşk, karşılıksız sevgidir. Mevlana’ya göre Yüce Allah, kendi sanat ve sıfatını göstermek isteyince dünyayı, kendi zatını göstermek isteyince de Ademi yarattı. Allah Adem’de iki zıddı birleştirmiştir. Bir tanesi aşağının aşağısı nefs (beden), diğeri Allah’ın kendi ruhundan üflediği ruh (canlar canı). Bu yüce candan yüz binlerce hikmet sadır olur. Yoğun beden veya nefisten ise yüz binlerce karanlık pusu meydana gelir. Mevlana’ya göre insan, bunlardan nefsi köreltmeli, ruhu canlar canını yükseltmeye koyulmalıdır.

Mevlana “mümin, müminin aynasıdır” sözünü şöyle açıklamaktadır. “Allah onda o aynada tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kula, mümin olan tanrı tecelli ediyor demektir. Allah’ı görmek istiyorsan gel aynaya bak da onu gör.

Tasavvuftan herkesi kendinden üstün göreceksin ki, içindeki gururu, kibiri yok edip olgun insan (insan-ı kamil) yolunda mesafe kat edebilesin. Eğer kendini herkesten üstün görürsen, kendini düzeltme ve olgunlaştırma yönünde bir adım dahi atamazsın, ruhsal anlamda en küçük bir gelişme bile gösteremezsin.

Mevlana’ya göre dıştan ziyade iç önemlidir. Allah insanların şekillerine ve amellerine bakmaz, kalplerine ve niyetlerine bakar.
Allah aşıklarının kalbi, Allah’ın nazarının kıblesidir ve evrenden de daha yüksek ve yücedir. Allah bütün evrene sığmadığı halde bir müminin kalbine girer.

Allah katında insanların en büyüğü, en yücesi çoluk çocuğuna ve insanlığa faydalı olanıdır. İyilik, bir karşılık için değil Allah rızası için bir karşılık beklenmeden yapılırsa bir anlam ifade eder.

Tasavvufta zıtların birliği esastır. Mevlana’ya göre her şey zıddıyla kaimdir. Dünyada iyi – kötü, güzel – çirkin, siyah – beyaz gizli zıtlıklar vardır. Bunun gibi insan da ilk bakışta birbirine zıt gibi görünen fakat gerçekte birbirini tamamlayan iki çeşit varlıktan meydana gelir. Mesnevide bu konuda söylenen şöyledir.

“Su, şiddetle saldırıp ateşe galip gelebilir, lakin su kaba konursa ateş onu kaynatır. Görünüşte erkekler suyun ateşe olduğu gibi kadına galip gelebilir. Çünkü Allah kadını erkeği alt edebilecek bir takım yeteneklerle donatmıştır.

Modern biyoloji, kadın yapısının erkekten daha güçlü olduğunu göstermektedir. Hayatın, zorluk ve sıkıntılarına ve acılara karşı kadınlar erkeklere oranla daha dayanıklıdır. Fihi Mafih adlı eserinde Mevlana bu konuda düşüncelerini şöyle dile getirmektedir;
“Kadın nedir? Kadına gizlen diye emrettikçe onda kendini gösterme isteği çoğalır. Kadın ne kadar gizlenirse halkta da onu görmek isteği o kadar çoğalır, durur. Şu halde sen oturmuşsun iki tarafında isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru düzgün iş sanıyorsun.”

Tasavvufta olgunlaşmak için “çile” gereklidir. Bu sayede insan nefsine hakim olmasını öğrenecek ve diğer insanlarla iyi geçinebilen uyumlu bir birey haline gelebilecektir. Nitekim Mevlana; “hamdım, piştim, yandım” diyerek bir insanın hayatında hangi aşamalardan geçmesi gerektiğini veciz bir şekilde özetlemektedir.

Çileye az yemekle başlanır. Daha sonra ilk başta söylediğimiz zikir, sabır, şükür üçlemeleri tamamlanır.

Zikir; tasavvuf erbabının dünya ile ilgili işleri ve diğer insanları aklından çıkarması ve daima Allah’ı ve onun büyüklüğünü düşünmesi ve onu anmasıdır.

Yüce Allah buyurdu ki “Ben, kulum beni nasıl sanırsa öyleyim ona; Kim beni anarsa anarken onunlayım ben. Malında beni ananı, malıma anarım ben. Toplulukta beni ananı toplulukta anarım ben. Kendi kendine beni ananı kendim anarım ben.” Bizim zikrimiz Allah Allah’tır. Çünkü Allah’a ait olanlardanız. Allah’tan geliyor ve tekrar Allah’a gidiyoruz. (Eflaki) Allah aşkı ile yanıp tutuşan insan, sürekli ibadet halinde ve Allah ile beraber demektir. Çünkü seven daima sevgilisiyle birlikte olmak ister. Ayrıca sadece kul, Allah’ı anmaz aynı zamanda Allah da kulu anmaktadır. Kul, Allah’ı da o kulu orada ve o şekilde anar. Sabır ise kişi için bir ibadet Allah’ı düşünme ve anmadır. Allah’a ancak sabırla ulaşılabilir. Sabır aynı zamanda insan için manevi bir ilaç ve huzura kavuşma yoludur.

Mevlana’ya göre ölüm, kötü bir şey değildir. Allah erlerince ölüm, Allah’ı görmektir. Kuran’ı Kerim’de “her nefis ölümü tadacaktır” denmektedir. Burada kastedilen, nefistir, kalp değildir. Müminin nefsi ölecek ve fakat kalbi ölmeyecektir. İnsanın ölümden korkması, ölümün gerçeğinden değil kişinin bu dünyada yaptığı kötülüklerden korkmasıdır. Ölüm yeniden doğma ve gerçek varoluştur. Bu nedenle Mevlana ölüme Şeb-i Aruz yani “Düğün Gecesi” demektedir.

Pisagorcuların felsefesinde olduğu gibi Mevlana da bu dünyaya gelişin bir çeşit bedene hapsolma olduğunu düşünür. Ruh, bedeni terk ederek mutluluğuna kavuşabilir.

Tasavvufun aslı ölmeden önce ölmek, gönlü Allah sevgisi ile donatmak, Allah aşkı ile doyuma ulaşarak gerçek hayata kavuşmaktır. Sıradan vatandaşa göre ölüm, dehşet verici bir olaydır. Oysa tasavvufta ölüm, ezel ve ebedi bir gerçek olan Allah ile buluşmadır. Sevgili ile buluşma anı yani “Şeb-i Aruz”dur. Fihi Mafih adlı eserde yaratıklar üç sınıfa ayrılmaktadır. Melekler, Hayvanlar ve İnsanlar. Melekler, salt akla sahip şehvetten arındırılmış yaratıklardır. Tabiatlarının sadece Allah’ı anma üzerine yaratıldığını ifade eder. Ona göre “Hayvanlar ise akılları olmayan sadece şehvet üzerine yaratılan yaratıklardır. İnsanların kimisi sırf akla uyup tümden melek olurlar. Bunlar peygamberler ve erenlerdir. Kimisinin de şehvetleri akıllarından üstün gelmiştir. Tam hayvan olmuşlardır. Kimileri de kavga, savaş içinde kalmıştır. Bunların içlerinde dert, ağrı, feryat ve özleyiş belirir; Bunlar ise inananlardır.

Mevlana’ya göre akıl, Allah gölgesidir. Allah ise güneş gibidir. Gölge güneşe karşı duramaz. Bu benzetme Platon’un Mağara İstiaresine benzer. Allah Ademi yaratıp ona kendi ruhundan üfleyince Cebrail’e “Benim kudret denizinden akıl,iman, utanma gibi üç büyük cevheri al, bunları nurdan yapılmış bir tabak üzerine koyarak Adem’in önüne koy. Adem bunlardan birini seçsin” buyurdu. Cebrail emredilen yaptı. Adem bunlardan aklı aldı. Cebrail iman ile utanmanın içinde bulundukları tabakları alıp tekrar Kudret denizine götürmek istedi. Fakat bütün isteğine, rağmen bu tabakları kaldıramadı. İman ve utanma cevherleri ona “Biz Allah’ın sevgilisi olan aklın sohbetinden ayrılamayız. Çünkü biz üçümüz ezelden beri Allah’ın şeref madeni ve kudret denizinin cevherleriyiz, birbirimizden ayrılamayız” dediler. Bunun üzerinde akıl, Adem’in “Beyninde” İman cevheri onun idrak edici “Kalbinde”, utanma ise mübarek “Yüzünde” yer aldı. (Eflaki)

Mevlana’ya göre söz üç yerden çıkar; Nefis, akıl ve aşk. Nefisten gelen söz bulanık ve tatsızdır. Bundan ne söyleyen bir zevk alır ne de dinleyene faydası olur. Aklın sözü, akıllılarca makbuldür ve bir çok faydaların kaynağıdır. Aşkın sözü ise söyleyeni mest, dinleyeni sarhoş edip neşelendirir.

Özet olarak tasavvufun diğer felsefelerden en önemli farkı, bu düşüncenin tamamen uygulamaya dönük olmasıdır. Mevlana, tasavvufa inanmış ve hayatı boyunca bunu uygulamıştır. İnsanları, hiçbir kategoriye, (inanç dahil) ayırmamış herkese sevgi göstermiştir. Bu nedenle öldüğünde bütün din ve milletlerden insanlar ve din adamları cenazesinde yer almıştır. Her biri kendi adetlerine göre ve kutsal kitaplarından (Tevrat Zebur) ayetler okuyarak törene iştirak etmişlerdir.
Mevlana; şiiri inkar ettiği halde Doğunun en büyük şairlerinden birisi olduğu gibi, felsefeyi de küçük gördüğü halde yukarıda özetlemeye çalıştığımız düşünceleri ile de “felsefe” yapmış denilebilir.

Mevlana ve tasavvuf felsefesini az yemek, az konuşmak, az uyumak, şehvete düşkün olmamak, nefse hakim olmak, insanlardan gelen eziyetlere katlanmak, kötü insanlardan uzak durup iyi insanlarla birlikte olmak şeklinde özetleyebiliriz. Zaten, Felsefi antropolojiye göre de insan; bilen, öğrenen – öğreten, yaratan, çalışan, seçen, isteyen, inanan, değerlendiren, önceden gören, seven konuşan ve hür bir varlıktır.

Mevlana ontolojisinde tek varlık Allah’tır. Diğer varlıkların, hepsi Allah’tan çıkmıştır. Bu nedenle onlar gerçekte yoktur. Varlığın bilgisine akıl ve diğer yollarla değil aşkla ulaşılır. her şeyin temelinde sevgi vardır. Ayrıca “Allah sevgisi, ilimle elde edilir. İlimden nasibi olmayanlar ve akılsızlar bu sevgiden mahrumdur” diyerek sevgiyi akılla temellendirmiştir. Yani aklı ve bilimi olmayanın sevgisi de olamaz.

Tasavvufun amacı insanı olgunlaştırmaktır. (Kamil İnsan) Bunun için insanların çile çekmesi ve diğer insanların verdiği sıkıntılara katlanması gerekir. Bunun için yaratılandan şikayet etmemek gerekir. Zira yaratılandan şikayet, yaratandan şikayettir. Yiğit insan, başkalarının incitmesinden incinmeyen kişidir.

Bütün anlaşmazlıklar, sevgi, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile sona erdirilebilir. Yeter ki birbirimizi gerçekten
“Sevelim”
“Sevilelim”

Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Doç. Dr.İbrahim Arslanoğlu’nun “Mevlana’nın Aşk ve İnsan Felsefesi” makalesinden derlenmiştir.

 

Mevlana’dan İnciler
“Sevgide güneş gibi ol.
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol.
Hataları örtmede gece gibi ol.
Tevazuda toprak gibi ol. Öfkede ölü gibi ol.
Her ne oluşan ol
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol”

“Nice insanlar gördüm. Üzerlerinde elbiseleri yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok.”

“Bilgi, sınırı olmayan denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.”

“Bulutlar ağlamasa, yeşillikler nasıl güler.”

“Irmak suyunun tümünü içmek imkanı yoktur, ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok”

“Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.”

“Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı sırlara ulaşılır.”

“İki parmağının ucunu gözlerinin önüne koy. Bir şey görebiliyor musun bu dünyadan? Sen göremiyorsan diye bu alem yok değildir.”

“Altın ne oluyor. Can ne oluyor, inci, mercan de nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmekten sonra.”

“Kalbi ve sözü bir olmayan kimsenin yüz dili bile olsa, o yine dilsiz sayılır.”

“Satrançta piyon yola çıkar da sonunda yüce vezir olur.”

“Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşısındakinin anlayabildiği kadardır.”

“Fikir ona derler ki bir yol açsın. Yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın.”

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. Dünle beraber gitti, cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Kaynak: http://www.kalbinyolcusu.com/default.asp?L=TR&mid=218&metid=12

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.