Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa İz Bırakanlar Hakkında İz Bırakanlar Hakkında Ölüm ve Derviş - Nazik Erik Hocama Sonsuz Rahmet Niyazıyla

Ölüm ve Derviş - Nazik Erik Hocama Sonsuz Rahmet Niyazıyla

Ölüm ve Derviş
Prof. Dr. Ali Murad Daryal
"Nâzik Erik hocama sonsuz rahmet niyazıyla"


Kırımlı mütefekkir, o büyük insan İsmail Gaspıralı pek çok güzel sözlerinden konumuzla ilgili olarak birinde, bizimle ilgili bir hakikati Kırım halkına ve bütün Türk dünyâsına şöyle anlatıyordu: "Dirileri yaşatan ölüleridir."

Bunun bir benzeri olarak, rahmetli şâir Yahya Kemal Beyatlı İspanya kralı ile bir yemekte iken "Siz ne kadarsınız?" diye sorması üzerine Yahya Kemal Bey o günkü nüfûsumuzdan kat kat fazlasını söyleyince "Ama siz bu kadar değilsiniz." diyecek olur ki Yahya Kemal Bey merhum cevaben "Biz ölülerimizle beraber sayılırız." der.

Müslümanlar dâima ölülerini önemli tutmuşlar, onları mübarek ve mukaddes saymışlardır. Gayet tabiî bunun sebepleri vardır. İslâm Allah, Peygamber, Kur'an, vatan, millet, memleket, bayrak, sancak için ölenlere "Şehit" demiştir. Yine Allah Taâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde bizzat kendisi şehitleri vasıflarıyla şöyle tarif etmiştir: "Sakın siz Allah yolunda öldürülenlere ölüdürler demeyin, bilakis onlar hayattadırlar, Rableri katında rızıklandırılırlar."

Kur'ân-ı Hakim bu âyeti ile "Hayat Felsefesi"nin temellerini atmıştır. Hayâta ve ölüme bu dünyâda bugüne kadar olduğundan çok daha farklı değerler yüklemiştir. Virüsler bulununcaya kadar hayat ile ölüm arasındaki sınırlar belliydi. Ancak virüsler bulunduktan sonra hayat ile ölüm arasındaki sınırlar kalkmıştır. Ölüm arazı gösteren ve tabiî ölmüş sayılan virüsler bir zaman sonra canlanmışlar hayat arazı göstermişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîm bu âyeti ile ölümün insanlar nazarındaki anlaşılmasını değiştirerek ve yeni mânâlar yüklüyerek onun hayat sürecini kesmesine müsâade etmemiştir. Hayâtı fazlasıyla önemsemiştir. Hattâ bunu ispat sadedinde âyetin son kısmında "Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar" diyerek, hayâtın yeme-içme, çoğalma, hareket etme gibi üç emaresinden yeme-içme olarak en önemlisini teyiden zikretmiştir.

Hâsılı İslâm, bu ve benzeri âyetleriyle şehitliği fazla önemsemiş, onu takdis ve tebcil etmiştir. Bundan dolayı müslümanlar için şehitlik erişilebilecek en yüksek mertebe sayılmıştır. Anneler yeni doğmuş evlâtlarına ilk defa süt verirlerken ve daha sonraki zaman içinde emzirirlerken abdest alıp, Kıbleye döner besmele çektikten sonra "Ya gazi ol ya şehit" derlerdi.

Şehitler ve onların en büyükleri Allah aşkından ölenler idi. Velîler bu kafiledendi. Onlar ömürlerini, canlarını, mallarını güçlerini kuvvetlerini ve nefeslerini Allah için tüketmiş ve bu hal üzere ölmüşlerdi.

Bu insanlar artık tükenmiş ve onlardan eser kalmamış demeyin. Bu kimseler ölüp gitmişlerdi, fakat manevî evlâtları bu "ilâhî aşk"ı onlardan devir almış olarak gönüllerde tutuşturuyorlardı. Nâzik Erik Hocam, bu mübarek insan, varını-yoğunu ve her şeyini Allah için feda eden bu âşıklar kafilesinden bir er idi. Bir velî kişi "Allah dediğiniz zaman, size başka şeylerden bahseden bir kimseden uzak durun." demiştir. O bu tavsiyeyi daha geniş tutarak hep Allah demiş ve dâima Allah'tan bahsetmiştir.

Benim Nâzik Erik hocamla tanışıp elini öpme bahtiyarlığına erişmişliğim kırk sene kadar öncesine dayanır. Tanıştıktan sonra sohbetlerinde bulunmaya gayret ederdim.

Onun sohbetlerinde beni heyecanlandıran, duygularımı en üst seviyelerde tutan ve beni hayrete düşüren husus, ilk karşılaştığımız andan îtibâren geçen zaman içinde edindiğim intibalar arasında, meslekî bilgisinin ve bilhassa dil hakkındaki fikirlerinin en üst noktalarda olmasından, çok kitap okuduğu için kitap kültürünün kapsamlı bulunmasından, çok renkli hayat geçirdiği için, cemiyetin her kesimine âit edindiği izlenimlerinden oluşan hayat tecrübesinden öte, bu kadar süre içinde onun ağzından Allah, Peygamber, İslâm, Kur'an, vatan, millet, memleketten başka hiçbir kelimenin çıkmamış olmasıdır. Daha kesin bir ifâdeyle Nâzik hocamın sohbetlerinde ve sıradan konuşmalarında onun kudsiyet taşıyan bu kelimelerden başka herhangi bir şey telaffuz ettiğim hiç kimse ne duymuş ne işitmiştir.

İstanbul'a geldiği sıralarda sohbetlerine devam etmekten öte, onu dünya gözüyle görmek ve söylediklerini can kulağı ile dinlemek için eşimle beraber yaz aylarının birinde bir hafta-on gün miktarı misafir kalmak üzere İsparta'ya giderdik.

Ziyarete gittiğimiz bir seneydi ki, sıcak bir ağustos günü gelenlerin bir kısmı misafir odasında oturmuş konuşuyorlar ve yine bir kısmı yan odada namaz kılıyor veya Kur'an okuyorlardı. Oturma odasında ikimiz kalmıştık ve ikimizde susuyorduk. Bir ara bana döndü, "Ağam sana bir şeyler söyleyeceğim." dedikten sonra, ama ben ölünceye kadar kimseye söylemeyeceksin diye tembih etti ve sonra ne yaparsan yap dedi:

"Kendimi bildiğim günlerden itibaren, okuduklarımdan ve işittiklerimden Ahmet Yesevî'ye karşı içimde gittikçe artan miktarlarda sevgi, saygı, hürmet ve takdir duyardım. Ayrıca onun dervişlerine karşı sevgi, saygı, bağlılıktan Öte onlara büyük bir hayranlık içindeydim.

Ahmet Yesevî bir kelimesiyle bu kadar insanı kaç bin kilometre uzaklarda ki, buralara sevkedebilmişti ve yine bu insanlar Ahmet Yesevî'nin bir işaretiyle bütün her şeylerini orada bırakarak buralarda yaşayanları irşad etmek ve bir daha geri dönmemek üzere gelmişlerdi. Onlar nasıl insanlardı ki dünyânın zevk ü sefası alâyişi parlaklığı gözlerini kamaştırmamıştı da Allah için mütevâzi bir hayâta ve canlarını fedaya razı olarak buralara gelmişlerdi ve buralarda ölmüşlerdi."

Ben dedi bu Yesevî dervişlerinin îmanlarına âşık idim. Onlara benzemek, onlar gibi olmak ve onlardan biri olmak istiyordum. Bu dünyâda başka bir arzum yoktu. Ancak bu nasıl olacaktı ve ben böyle bir hayâtı yaşayabilecek miydim ?

Ben böyle hülyalarımla emellerimle ümit ve temennîlerimle avunurken ve zaman zaman önümü kesen 'Acaba ben böyle yaşayabilir miyim?' şeklinde gelişen şüphe ve tereddütlerimle baş etmeye çalışırken, günlerden birgün yolum rahmetli Sâmiha Ayverdi'ye düştü.

Elini öpüp oturduktan sonra uzun müddet benimle sohbet etti. Kendine hiç bir şey söylememiştim, fakat o bana çok şey söylemişti. Veda edip ayrıldıktan sonra gönlüme bir ateşin düştüğünü farkettim. Aşırı duygulanma sâikiyledir, zamanla geçer diye düşünüp üzerinde durmadım. Ancak böyle olmadı ve zaman içinde bu ateş büyüdü, büyüdü yangına dönüştü ve o güne kadar beslediğim bütün hayallerimi, emellerimi, ümitlerimi, şüphe ve tereddütlerimi yaktı kül etti.

Ben artık hiçbir şey düşünemez, arzu ve istek belirleyemez bir hâle gelmiştim ki, kendimi Yesevî dervişlerinin kervanında buldum. Benim artık Allah için yaşamak ve Allah için ölmekten başka muradım kalmamıştı"

Pencereden dışarıya doğru sonsuzu arayan bakışlarını bana çevirdi ve "İşte çocuk bu da benim sırrım." dedi.

Nâzik Hocamın evi bir dergâh idi. Evinin kapısı dâima aralık tutulurdu. Gelip gidene kapı açmaya kimse baş edemezdi. Mutfakta dâima birkaç çeşit yemek bulunurdu. Buzdolabı ağzına kadar meyve doluydu. Çay kısık ateşte hazır idi. Gelenler mutfağa girerler istedikleri kadar yerler, içerler ve eğer kalabalık iseler bu defa onlara sofra açılırdı ve daha sonra hep beraber sohbete katılırlardı. Kalacak olanlara şiltelerde yer yoksa, yere döşek serilirdi. Bu feyiz ve bereketle herkes derdini unutur ve hayâta yeniden başlamak şevki ile geri dönerdi.

Eski zamanlarda mürşitlere ve ulu kişilere "Kendisi kâmil ve etrafındakileri mükemmel kılan kişi" mânasına "Merd-i kâmil-i mükemmil" derlerdi.
Nâzik Erik hocam böyle bir insandı. Kendisi kâmil idi ve etrâfındakileri mükemmel kılardı. Onun yanında kötü insan bulunmazdı. Kötüler onun yanında iyi olurlardı da ondan...

Nâzik Erik hocam bizim için bir örnekti. Hepimiz onun gibi olmak hiç olmasa ona benzemek isterdik. Söyledikleri etkiliydi, fakat yaşadıkları daha etkiliydi. Beşerî zaafların pençesine düşmemişti, onun için büyüktü.

Bir velînin "Ben müslümanların vakfıyım. İsteyen gelir istediğini bendendir." şeklindeki hayat düstûrunu bütünüyle yaşardı. Neyi varsa verirdi. Verdikleri kimselerden bâzıları uygunsuz işler yapacak olurlarsa yerinmezdi, kimseden bir şey beklemediği için gülüp geçerdi...

Bir mütefekkirin, Hz. Peygamber hakkında "Dünyâya pek çok önder gelmiştir. Onlardan hemen hemen hepsi etrâfındakileri küçülterek büyümüştür. Hz. Muhammed müstesna. O etrâfmdakileri büyüterek büyümüştür." tesbîtini hayâtı boyunca takip etmiştir. Meselâ Nâzik hocam etrâfındakileri severdi hem çok severdi. Onları korur himaye ederdi. Aynı zamanda onları büyütür ve yüceltirdi.

Nâzik Erik hocam artık vefat etmiştir. Bir şâir böylesine ulu kişilerin vefatı üzerine şöyle bir beyit söylemiştir: "Siz sakın âşıklar kervanı göçüp gitti, aşk şehri boş kaldı demeyin. Şu an yüzlercesi şehre girmekte ve binlercesi yoldadırlar." Bu dünyâda insanları sevenler varken Allah'a gönül veren birkaç kişi bulunmayacak mıydı...

Nâzik Erik hocam vefat etti. Ancak görünen odur ki, onun ocağını otuz seneden fazla bir zamandan beri, yaz-kış gece-gündüz hastahâne koğuşu-yoğun bakım demeden seve seve emeğini veren "Bâcıyân-ı Rum"dan ve Allah âşıklarından Sıdıka Ömürlü adlı velî kişi tüttürecektir.

Horasan erenlerinden bu velî kişi, Nâzik Erik hocamdan feyz almıştır ve bu itibarla ona çok benziyordu. O da Nâzik hocam gibi varmı-yoğunu Allah yolunda harcamıştı ve harcıyordu. Gerek "Kız Yetiştirme Yurdu" müdiresi iken ve gerekse eğitim kadrosunda öğretmenlik yaparken maaşının büyük bir kısmını bu yetim-öksüz-kimsesiz evlâtlara sarfederdi. Bununla kalmaz onların yaralarını temizler, tırnaklarını keser, saçlarını tarar, kurdeleler takardı. Belirli bir yaşa geldikten sonra onlara çeyiz düzer, düğün eder onları ev bark sahibi yapardı.

İsparta'da başı sıkışan herkes ona gelirdi. Hiç kimseye neye geldin demez ve büyük bir ekseriyetle dertlerini hallederdi. Hâsılı Sıdıka bacının hayırlarını iyiliklerini ne anlatmaya kimsenin gücü yeter ve ne de anlamaya kimsenin aklı ererdi.

Velhâsıl bizler tekrar, irfan kaynağımız Nâzik Erik Hocamıza dönerek onun "Mârifetullah" ile ilgili birçok menkıbesinden hiç olmazsa birini naklederek çok uzaması gereken bu yazıyı bu satırlarla bitirelim: "Kayseri'de bir ramazan ayında sıcak ağustos günü iftar vaktine birkaç dakika kala kapı çalınır. Misafirler üst kattaki pencereden kim geldi diye bakarlar. Hak âşıklarından biri gelmiştir. Onun geldiğini görünce misafirler aman ne olur hocam, ona aşağıda sofra kuralım yukarı çıkarma, çok kötü kokuyor midemiz bulanır yemek yiyemeyiz diye rica ederler. Bu zat kimsesiz olduğu, ayrıca sıcak yaz aylarında terleyip sık sık yıkanamadığı ve ilâveten kaldığı yer fazla temiz olmadığı için kötü kokardı.

Nâzik Erik hocam, o büyük ve muhteşem insan yavaş yavaş yerinden kalkar ve her zamanki gibi vakur haliyle haysiyet dolu kararlı edasıyla önüne bakarak ve kimseye olur veya olmaz demeden ve hiçbir cevap vermeden merdivenlere doğru yürür ve ağır ağır merdivenlerden inmeye başlar.

Kapıyı açar ve gelen misafirine "hoş geldiniz, efendim" der. Onu aşağı kattaki misafir odasına kabul eder. Kısa bir hasbihâlden sonra, "Efendim, yukarıda hanımlar var, belki onlardan rahatsız olursunuz. İsterseniz sizinle ben burada baş başa iftar edelim." diye sorar. "Çok iyi olur Nâzik hocanım." der.

Alışıldığı üzere acele etmeden yavaş yavaş konuşa konuşa iftarlarını yaparlar. Daha sonra bu kişi müsâade isteyip giderken Nâzik Hocam cebine gücü yettiği kadar bir hediye bırakır. Ayrıldıktan sonra bir müddet kapıda bekler, -eskiden âdet böyle idi- daha sonra kapıyı yavaşça kapar.

Tekrar yukarı çıkar ve bir kenara oturur. Misafirlerden bâzıları buna akıl erdiremezler ve kendilerini tutamayıp "Hocam nasıl dayandınız, ne kadar kötü kokuyor." diyecek olurlar... Nâzik Erik hocam sakin bir halde manâsıyla asırları dolduracak ve ariflerin gönlünü titretecek olan şu cümleyi söyler: "Allah âşıklarından bana kötü koku gelmez" der.

Aşıklar kervanı gözyaşlarından yüküyle çelimsiz ve cılız yolcu-larıyla sıcak çöllerde yavaş yavaş Allah'a doğru gitmektedir... Onlara katılmak isteyenlere hiç kimse hayır demez... Nâzik Erik hocam böyle bir hayat tarzıyla acaba bizlere bâzı şeyler mi anlatmak istiyordu...

Kaynak: Kubbealtı Yayınları Akademi Dergisi

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.