Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Yıldız Tigin

Yıldız Tigin

Bir varmış bir yokmuş, Tanrı’nın kulu çokmuş, yalan yokmuş dolan yokmuş, tevâzû yağmura karışıp yağarmış, kibir yokmuş ve en mühimi Hak varmış bâtıl yokmuş. Desem kimse inanmaz, ortalığın gül gülistan, al meyveli bahçe bostan olacağını sanmaz. İnsanoğlu çiğ süt emmiş diyerek konuşurlar ki illâ tedbir illâ basîret gerek. Nice ki cennet de âdemoğlu içinmiş cehennem de, sevap da ona yazılacak günah da, kiminin yolu şeytanda bitecek kiminin Allah’da.

Kimler yokmuş kimler varmış, melekler hep gözlere ayânmış, periler raksedermiş, kuytularda cinler varmış. İnsanlar okuyup yazmaktan uzak olduklarından dinlediklerine inanırlarmış. Vâizler, dervişler, meddâhlar, masalcılar şehir şehir dolaşır, yollarınca, dillerince hakikât bellediklerini anlatırlarmış. Her gerçek çokça hayâlmiş, her hayâl biraz gerçekmiş.

Cem cem içindeymiş, dem dem içindeymiş, şeker şerbet taşarmış, hep zemzem içindeymiş. Bir tarafta karlı dağlar, diğer tarafta göğe dek uzanan ağaçlarıyla nâmı dünyâyı kaplamış bir orman varmış. Yamaçlardan süzülen kar suları nehir olup ormanın içinden kıvrıla kıvrıla akarmış. Saman saman içindeymiş, zaman zaman içindeymiş, bir lâhzada bin yıl geriye, bir anda yüz yıl ileriye gitmek mümkünmüş. Şimdi yaşadığımız çağdan bin bir yıl önce târih kitaplarının koca koca ciltleri arasına gizlenmiş bir memleket varmış.

İşte burada zaman içinde zaman, memleket içinde memleket uzanırmış. Dış ülkeye Güzistan, iç ülkeye Baharistan derlermiş. Adı Güzistan olsa da sırtını dayadığı ulu dağların karlı doruklarından esen karayeller onu çokça kış yaylası olarak dillendirirmiş. Dış ülkenin en dışında yüce dağların güney yamacında bir tepe, tepenin zirvesinde bir mağara varmış. Oradan hem Güzistan görünürmüş hem de Bahâristan’a ulaşan yollar… At koşumu bir günlük yolu bu mağaradan görebilirmişsiniz. Kim geliyor kim gidiyor mağara ehline ayân olurmuş. Mağaranın girişindeki oyuk, kapı vazifesi görürmüş ve kocaman bir deve derisiyle örtülüymüş. Girişin sağında bir geyik durur, solunda bir arslan uyurmuş. Mağaranın tam üstünde ise bir dağ keçisi kafası göğe kalkık vaziyette dururmuş.  Dağ keçisi Ötüken’de ulu taşlara kazılı Türük Kaganlığını simgelermiş. Ehl-i dile mâlûmdur, arslan ise Şâh-ı Velâyet İmâm Ali’nin, geyik de tengrigen azîzlerden tutun Ahmed Yesevî dervişânına dek cümle ehlullahın timsaliymiş. Deve derisinden mâmul kapı örtüsünü kaldırıp içeri girdiğinizde sol tarafta bir demirci örsü, duvarda bu örste îmal edilmiş kılınçlar, palalar, zırhlar dururmuş. Sağ cenâhta ise raflara üst üste dizilmiş el yazması yüzlerce kitap mevcûtmuş. Arapçadan Farsçaya, Rumcadan Çinceye yüzlerce bilgenin kaleminden çıkmış hikmetli kitaplar diziliymiş. Gözünüz karanlığa biraz alışınca karşı duvarda bir tuğ, bir nefir, bir kopuz ve bir bendirin asılı durduğunu, en üstte bir çatal geyik boynuzunun duvara raptedilmiş olduğunu farkediverirmişsiniz. Bendirin ceylan derisinden yapılmış üst yüzünde kûfî hatla “Tekfuru öldür de gel” yazılıymış.

Burada Berrâk Baba nâmıyle bütün Oğuz ülkesinde meşhur olmuş, ağzı duâlı, gönlü Allah aşkıyla dolu, ilmi Hz. Resul’den, dilden dile, gönülden gönüle, sâdırdan satıra, kitaptan kitaba, aktarıla aktarla gelmiş bir kutlu ilimle yüklü zât ile kızı Gülniyaz yaşarmış. Baba sekseninde kız onbeşindeymiş. Dünya güzeli bir Oğuz kızı… Kahverengi saçları iki örgü halinde allı, morlu, pembeli yazmalarının arasından omuzuna dökülür, masmâvi gözleri “bende biraz Kıpçak kanı da vardır” der gibi bakarmış. Baba erenler çileli bir zât… Üç hanım almış, üçü de rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş. İlk ikisinden yedi oğlan üçüncüsünden bu sarı kız kalmış. Oğlanlar büyümüş, her biri bir alperen tekkesine mürşid olmuş, bey olmuş.

Evvelce söylenildi ya, Berrâk Baba’nın mağarasına uzun bir yolla varılırmış diye; işte o mağaranın kapısı ancak meşakkâtli bu yolu geçip, arslanla geyiğe gönül pâklıklarını ispat edenlere açıkmış. Sonra ilim akarmış babadan misafirlere. İmam Ali’nin Allah resulünden yazdıkları dahî bu mübarek ihtiyarın kitapları arasındaymış.

Buraya iç ülkeden varabilmek için önce atla üç gün yol almak gerekirmiş. Sonra atın tırmanamayacağı dar, dik ve dolambaçlı bir patika çıkarmış misâfirin karşısına. Bir gün de bu yol sürer, sabahleyin gün doğarken mağara görünürmüş. Gelen dost ise onu geyik karşılar, düşman ise arslan parçalarmış.

İç ülkenin en içinde, Bahâristan’ın merkezinde ise bir tepe, tepenin üzerinde bir saray ve dahî sarayın bahçesinde kıl çadırdan bir otağ varmış. Sarayda Oğuz mülkünün sultanı Kutluğ Kaan yaşar, otağda ise şehzade Yıldız Tigin kalırmış. Saray deyince Tekfurun, Kisrânın saraylarını zannetmeyiniz, iki katlı bir ahşap konakmış burası. Yıldız Tiginin otağı dahî daha şâşaalıymış. Kaan altmışını aşmış bir bilge han, Yıldız Tigin ise on yedisinde bir deli oğlanmış. Dedik ya zaman meçhul zamanmış, belki Adem Atamızın sırlı yıllarından yaşanmayıp kalan gün kırıntılarının hüküm sürdüğü demler… Kutluk Kaan gün görmüş, umûr sürmüş bir hünkâr olduğundan tek oğlu okusun ilim öğrensin, er eteğine yapışsın, bilgeliğe kavuşsun, memleketi töre üzere idare etsin istermiş. Öyle ya, Töreyi Tanrı yazarmış, sonra hak üzre hünkâr düzermiş, töreyle geçmişi geleceğe bağlar, töreyle düğümleri çözermiş.

Oğlan haylaz, oğlan isyan içindeymiş, öylesine ki babasının sarayına sığmayıp gecelerin karanlığını göğsüne doldurmak için bahçeye kıl çadırdan otağ kurdurmuş, orada yaşarmış. Aklı fikri ya avdaymış ya akında… Hele bir Rum ülkesine sefer edilmeyegörsün, boz atına atlar al tulgasını başına geçirir ve kılıncını kuşanırmış. Gece baskınında o, seher akınında o, elde kılınç Tekfur sarayının yakınında hep o varmış. Ok attı mı beş yüz kulaçtan bir gümüş akçeyi ortasından delermiş. Şöyle bir nâra savurdu mu Rum ülkesinin kızlarının kalbi dururmuş. Lâkin kış gelip akınlar kesilince deliye dönermiş, ormanda kılıncını parçalayıncaya kadar ağaç doğrar, okları bitirinceye dek ceylan avlarmış. Velhasıl hırsını etraftaki her şeyi kırıp dökerek çıkartmaya çalışırmış.

Kutluğ Kaan endişeli, Kutluğ Kaan üzgün ve çaresiz bir durumdaymış. Töre “îlây-ı kelimetullah için savaş meşrûdur” der, Allah ismini yüceltmek, İslamı her yere yaymak için yapılan harbi makbul tutarmış. Ama görünen oymuş ki Yıldız Tiğin kendi şânını yüceltmek için kılıç sallamakta ok atmaktaymış. Hırsını zavallı ceylanlardan, her yere hayat sunan yüzyıllık ağaçlardan almaktaymış. Annesi Kumru Hâtun da en az babası Sultan kadar üzüntülüymüş; sürekli çareler arar dururmuş. Bir gün kocası Sultanın huzuruna çıkıp “Sultanım, bilirsiniz Geyikli Dağ’da Berrak baba denilir bir Hak dostu demirci yaşar; cümle Oğuz evliyasının kutbu odur denilir. Yıldız Tigin’i alıp yanına varsanız, bir duasını alsanız, belki bir nazar edip bu oğlanı hak yoluna sokar.” Kutluğ Kaan oturduğu yerden doğrulup hâtununa yaklaşmış: “Sözün doğrudur; baba, kut almış zâtların kutbudur. Biz kul tâifesi farkında değilsek de elbet onun çilesinden geçip tahta oturmuşuzdur. Değilse kut özümüze nasîp olur muydu?  Sonra her gazaya çıkışımızda bir kutlu kılınç yapıp doksandokuz gözde alpiyle beraber göndermez mi ki onların her birinin dilinde esmâ-i hüsnâdan bir isim ellerinde ashâb-ı kirâmdan bu yana devredile edile gelmiş birer yay vardır. Bugün Rum göllerinde atlarımızı suluyorsak bu Alplerin kutlu yaylarla dualı oklar atışları sayesinde değil midir?”

Pâdişah-ı Cihân ellerini birbirine vurmuş. Kumru Hâtun el bağlayıp geri geri adımlarla kapıdan çıkarak odasına yönelirken hâciblerden biri içeri giriyormuş. İçeri giren komutan çabuk bir hareketle sol dizini dikip sağ dizini yere vurup, sağ elini kalbinin üzerine götürmüş. Kutluğ Kaan, Hâcibe bakmadan:

-Yıldız Tigin’i bulun, tez davranın.

Birkaç dakika sonra Yıldız Tigin kapıda görünmüş. O da Hâcibin yaptığı gibi selamlayarak Oğuzun şâhından, başı yerde emir bekliyormuş.

-Kalk, râhat ol.

Tigin doğrulunca babasına doğru ilerleyerek elini öpmüş, Kutluğ Kaan da onun alnından… Sonra duvarın kenarındaki sedire oturmuş, Tigin babasının yanıbaşına bir minderin üzerine diz çökmüş. Kaan yandaki pencereden uzaklara bakıyormuş.

-Evlat görüyorsun, artık yavaş yavaş ihtiyarlıyorum, eski gücüm kalmadı, gerçi gazâ meydanlarında benim yerimi aratmıyorsun ama bir memleket yalnızca savaşılarak elde tutulmaz. Öğreneceğin çok şey var çok. Tanrı ancak kullarını mutlu eden hükümdâra kut bahşeder. Kut kazanmak iki basamaklı bir merdivenle mümkündür. İlki ağzı dualıları hoşnut etmek, ikincisi vergi verenlerin kalbini kazanmak… Duymuşsundur, Güzistan’da Berrak Baba derler bir er kişi vardır, duasıyla ve dervişleriyle her gazâda bizim yanımızda bulunur. Yarın seninle onun huzuruna varacağız. Allah’ın sevgili kuludur, kutlu nazarlarıyla gönlüne kut inmesine vesîle olur inşallah.

Ertesi gün olmuş; Has Hâcib, Yıldız Tigin’e Baba erenlerin huzurunda nasıl davranılacağını bir güzel anlatmış. Baba oğul yıkanmışlar, paklanmışlar, saray giysilerini çıkarıp derviş kıyafetine bürünmüşler. Başlarına keçe külâh, sırtlarına haydariyye denilen keçeden aba giymişler. Derviş kıyâfetini, sırtlarına astıkları birer kopuz tamamlamış. Sarayın en cılız iki atına binip sabah ezanında yollara düzülmüşler. Bahâristan’dan çıkıp Güzistan’a girerken hava da kararmaya başlamış. Tam o sırada gökte bir akdoğan zuhur etmiş, döne döne alçalmaya başlamış. Yıldız Tigin hemen her zaman atının eyerinin sağında asılı duran sadağına el attıysa da eli boşta kalmış. Ne torba varmış, ne oklar. Doğru ya, babası silahsız gideceklerini söylememiş miydi? Akdoğan dolanıp dolanıp  Kutluğ Kaan’ın omuzuna konmuş, gagasını kulağına yaklaştırıp dile gelmiş: “Esselâmu aleyküm ey cihân pâdişahı” Kaan selâmı gönlüyle almış. Yalnız kuşlar değil ağaçlar, otlar, hatta dağlar dahî konuşurmuş onunla. Bir kez kut verildi mi, her bir sır, ehline apaçık oluverirmiş. Kut bir mânevî armağanmış, en büyüğü bir taraftan îlâ-yi kelimetullah için savaşan diğer taraftan halkın sevgilisi olmuş sultanlara verilirmiş. Bu iki husus iki kanat gibiymiş, kaan ikiyi birlememişse kut verilmezmiş. Ancak bu kuş kaanın eski tanışıymış da… Çile çıkarıp kut beklerken yoldaşı, akıl verip uyaranı olmuş. Berrâk Baba yanına yoldaş eylemiş bu akdoğanı, sonra çile bitip kut verilince yine yanına, mağarasına almış.

Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, gecelere ulaşmadan, bir uzun gündüz gitmişler. Akdoğan “Hünkârım, birazdan bir han önünüze çıkacak, orda geceleyelim” demiş. Han da hanmış ama… Kesme taştan yapılmış üç katlı muhkem bir binaymış. En alt kat atlar, eşekler, katırlar, velhâsıl yolcu binekleri için ahır olarak inşâ edilmiş; ikinci kat aşhâne ve dahî sohbet meydanıymış. Üst katta yolcular uyurlarmış. Binanın yanında bir mescid ve bir de hamam vâr imiş. Avluya açılan giriş kapısının iki yanında iki kule ve kulelerde muhafızlar dururmuş. Derviş kıyafetindeki Kaan kuleye seslenmiş:

“Esselâmü aleyküm”

Nöbetçilerden biri “aleykümselam” diyerek inmiş kuleden ve gıcırdayarak açılan kapının ardından ortaya çıkmış.

– Merhaba nereden gelir, nereye gidersiniz ey dervişler?

Kaan atından inip gemleri muhafıza uzatırken

“Biz Hak’dan gelmişiz Hakk’a gideriz

Mârifet mülkünde sefer ederiz

Tekkede dervişiz meydanda eriz

Kılıncın üstünde kanımız vardır”


diye cevap vermiş. Bu cevap nereye gittiklerini söylemek istemedikleri mânâsına geldiği gibi “Allah yolunda yürüyen dervişleriz” anlamına da gelirmiş. Muhafız, atları seyislerine misafirleri de han meydancısına teslim ederken akdoğan da Kaanın omuzundan kanatlanıp mescid aleminin üzerine tünemiş.

İlkin doğruca hamama varıp yıkanıp paklanmışlar; aşhânede Allah ne verdiyse yiyip biraz insanlarla halleşmek için geniş sohbet meydanına geçmişler. Kırmızı Horasan halılarıyla kaplı meydan geniş mi genişmiş, duvarların kenarında yün minderler ve minderle duvar arasından yolcuların yaslanması için içi ince uzun kamışlarla dolu sert yastıklar varmış. Meydanın ortasında bir havuz ve içinde çeşit çeşit balıklar oynarmış.

İki derviş omuzlarında kopuzlarıyla meydana girer girmez, dinlenip kendi aralarında sohbete dalmış ahâli şöyle bir yerlerinde doğrulmuşlar.

Kaan selam vermiş “Esselamü aleyküm erenler…”

Meydandakiler hep bir ağızdan selâmı almışlar: “Aleyküm selam dervişler…” Aksakallı bir ihtiyâr, “Berrâk Baba’nın Alplerinden misiniz?” diye sormuş. Kutluğ Kaan sağ elini göğsüne götürerek “Eyvallah” diye ünlemiş. Yıldız Tigin buna şaşırsa da hâlini belli etmemiş, vardır bir hikmeti, keşfi açık erlerdendir diye düşünmüş. Yer göstermiş ihtiyâr, yanına çağırmış onları, baba oğul bağdaş kurup oturmuşlar yün şiltelerin üzerine. Derelerden tepelerden, yaşlılardan bebelerden, haftalardan senelerden, cümle mevcut nesnelerden bahsetmişler. İhtiyar bir Kıpçak tüccâr imiş, Türkistan’ın ıssız çöllerine açılan bir köyde doğmuş. Senelerdir Çin ü Mâçin’den Oğuz ülkesine ipek getirip satarmış. O da ehl-i dil bir zât olup Arslan Baba halîfelerinden Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlıymış, Berrâk Baba’ya şöyle bir niyâz edip bu hana gelmiş. Tekfur ülkesine kadar gidip ipek satacakmış. Kendisini böylelikle tanıttıktan sonra Kaandan bir ricâda bulunmuş. “Dervişim, şu kopuzunu bir dillendir, bize Oğuz erenlerinden bir nefes lutfet”

Dervişe nazlanmak düşmez, Kutluğ Kaan almış kopuzunu eline, söylemiş:

“Bir usta oymuştur duttan

Kopuz Allah diye inler

Bahseder cümle mevcuttan

Sesini âşıklar dinler


Besmeleyle iner pençe

Gönlümü dost bürüyünce

Gâhi gündüz gâhi gece

Tellerden gelir Yâsinler.


Oğuz Berrâkına uyar

Sohbetini kuşlar yayar

Sesini Tekfurlar duyar

Arslan Baba sırda ünler


Muhammed’dir serdârımız

Sağ yanında Haydârımız

Arslan Baba hünkârımız

Sesinden feyz alır gök yer


Kutluğum ben günahkârım

Mücrimim boynumda ârım

Yarın yokum bugün varım

Hak yoluna koymuşum ser”


Gönül ehli o demde hep cem olmuş, diz çöküp “hû” diyenler haşre dek hemdem olmuş, bir kopuz söylemiş bir Kaan, bir hafî zikre durmuş taş duvarlarıyla han… Nitekim zaman geçmiş, ehline mâlum ama gayrıya pinhân geçmiş. Han ehli yolcu tâifesi hücrelerine çekilmiş. Kimini uyutmuş yumuşak yatak, kimi tefekkürde sinesinde Hak. Sabah ezanlarıyla berâber han ahâlisi uyanıp yola koyulmuşlar.

Bizim iki yolcu da üstlerinde fır dolanan akdoğanla berâber Berrâk Baba’nın ulu mağarasının yolunu tutmuşlar. Onlar bir saatlik bir dem geçti zannetmişler ama hakikatte ân içinde ân geçmiş, binbir mekân binbir seyrân geçmiş. Birdenbire akdoğan alçalıp Kaanın omuzuna konmuş. “Pîr Pınarı göründü niyâz vaktidir.” deyince, Kaan oğluna “Pîr Pınarı göründü niyâz vaktidir.” diye fısıldamış. Atlarından inip suyu gürül gürül akan bir kaya kovuğunun önüne yürümüşler. Kayanın üzerinde “Bende-i âl-i aba, Arslan Baba demine devranına hû” yazılıymış. Ayak mühürleyip el bağlamışlar, akdoğan dahî Kaanın omuzuna konup boyun bükmüş.

Önde Kutluğ Kaan ardında Yıldız Tigin pınara yaklaşıp besmeleyle abdest almışlar, ak doğan ve atlar dahî bu sudan istifâde eylemiş. Ehline mâlûmdur, bütün nesneler her dâim Hakk’ı zikretmektedirler. İşte o ân ne olduysa olmuştur, göklere dek cümle taşlar, ağaçlar ve otlar nurla dolmuştur. Yıldız Tigin pervâne gibi yâ Hay hû nidâlarıyla döner o döndükçe binbir melek dünyaya iner olmuş. Kutluğ Kaan vaziyetin farkına varmış, o dem haydâriyesini üzerinden çıkarmış, besmeleyle oğulcuğunun üstüne sarmış. Durmuş, Yıldız Tigin, diz çökmüş, sanki her bir nesne diz çöküp haydâriyeye bürünmüş. Cünûn geçmiş, cezbe gitmiş hay, hak, hû sesleri gönüle inmiş. Kaan oğulcuğuna “Bu hâl, Muhammed Mustafâ’nın mîrâcından ümmetinin hissesine düşendir, bu kutlu kutun ilk basamağıdır. Verilir ama taşıyana… Üzerinde eğreti bir çul gibi durursa alınır.” demiş.

Atları Pir pınarının ardındaki salkım söğüde emânet edip başlamışlar ulu dağa doğru tırmanmaya. Yıldız Tigin “Hânım” demiş “bu ne haldir böyle?” Kaan tebessüm etmiş: “Biz dahî bu demlerden geçmişizdir, asırlar öncesindeki ulu dedem Bilge Kaan dahî geçmiştir. Bir kayaya kazıtmış, ‘Tanrı gibi Tanrı’da olmuş Türk Bilge Kaan’ lafzını. Her şey O’ndadır oğul, Hakk’dadır, sen şimdi O’nda oluşunu farketmeye başladın.”

Yine cezbe tutmuş Yıldız Tigin’i, yine semâya durmuş, bu sefer Kutluğ Kaan besmeleyle başındaki dervîş tâcını çıkarıp onun başına koymuş. Cezbe, cünûn yine sükûna ermiş, yine Hakk’ın gülleri gönülde çiçek vermiş. Yıldız Tigin “Hânım bütün bunlar ne mânâya gelmektedir?” diye soyunca Kutluğ Kaan “Oğul benim devrim bitmekte, senin saltanatın başlayacak gayrı, ancak bu yol çetin yoldur, tamamlarsan cihâna hâkim olursun, tamamlayamazsan milletinle berâber zebûn olursun.” demiş.

An geçmiş, ânlar geçmiş, ulu mağara görünmüş. Geyik karşılamış iki dervişi, arslan derîn bir uykudaymış sanki.  Mağaraya giden yol dağın güney yüzünden iken kapısı doğu cenahındaymış. Geyiği tâkip edip yan tarafa dolaşınca kendilerini genç çağına henüz adım atmış bir kız karşılamış. Üzerinde mor bindallı, başında uçları iki omuzundan arkaya atılmış bir yazma varmış. Sapsarı saçlarının iki ucu üçlü örgü hâlinde omuzlarından önüne düşüyormuş. Masmâvi gözleriyle dervişlere bakarak konuşmuş “Hoş geldiniz, baba sultan sizleri bekliyor..” Kapının deve derisinden örtüsünü kaldırarak yana çekilmiş. Önde Kaan ardında Tigin içeri girmişler. Girmişler ama olanlar da olmuş, bizim deli oğlanın aklı başından gitmiş. İçinden “Bu kızı bana vermezler mi acep diye geçirmiş..”

Berrak Baba, kızıl buğra postunun üzerine bağdaş kurmuş oturmakta olan ak saçlı ak sakallı bir ihtiyarmış. Beyaz uzun saçları on iki dilimli keçe tâcının altından omuzlarına dökülmekte, gür sakalları göğsüne düşmekteymiş. Üzerine de bal rengi bir haydâriye ve beyaz mintanla ayağında kırmızı şalvar varmış.

Yolcular “Esselâmualeyküm” demişler, baba sultan da “aleykümselâm” diye karşılık verip onlara oturmaları için sarı buğra postunu işâret etmiş. Diz çöküp Berrâk Babanın elini öpmüşler, sonra sağ elleri göğüslerinde geri geri çekilerek yerlerine oturmuşlar. Mürşidin yanında sükût gerekir… Berrâk Baba “Buyurun sizi dinliyorum” demeden konuşulur mu hiç? Ve dahî öyle olmuş, Efendi’nin desturundan sonra Kutluğ Kaan söze başlamış: “Sultânım, oğlan gayrı ergen oldu, edep-erkân öğrenmesi demi geldi, himmet buyurun, izninizle izinizde seyr-i sülûka girsin…” Berrâk Baba gülümsemiş: “Hânım, bu bir fukâra derviş değildir, bunun sülûku han sülûku olur, soralım kendisine çileye hazır mıdır?” Yıldız Tigin bir sararmış bir kararmış, ne denli bir yola çıktığını anlamış, göz yaşları sel olmuş, tufan misâli ağlamış. Tigin olmuş ürkek bir kuş, koca sultan ondan cevap bekliyormuş. Ne desin? Ne söylesin, neylesin? Lâf ağızdan çıktı mı hüküm tamamdır gayrı. Hükme karşı çıkanın sonu yamandır gayrı. Gözyaşlarını yenine silip “Fermân sultanımındır” demiş.

Berrâk Baba buyurmuş: “Hüküm tamamdır oğul, senin çilen hân çilesidir. Bu çile zikir hücresinde çekilmez. Bu çile kılınçla, teberle, gürzle çekilir. Bak ardımda ‘Tekfuru öldür de gel’ yazılı. Senin çilen budur. Tekfuru öldür de gel. İşte o dem kut tamamlanacak. Biz bu yola çıkan ere bir yoldaş veririz. Yol boyunca yanında bulunacak. Babanınki o akdoğandı, seninki bir bozkurt olacak.” Sonra gönülden gönüle yalnızca Yıldız Tigine söylemiş “Kut inmeden murâd olmaz” ve dahî sesini ayân eyleyip “Haydi bu duâmı tekrâr edin:

‘Bâb-ı bismillâhdan âçılsın bugün kut perdesi

Nokta-i bâdır, Alîden aksedip Kur’ân sesi.

Şol garib derviş kut alsın, olmadan hân dönmesin

Son çıkan yıldız Oğuz’dan parlasın hiç sönmesin’


Âmin diyelim, Hak yardımcısı, Pirimiz Arslan Baba destgîri olsun…” Sonra Yıldız Tigin’e dönerek: “Oğul bu dişi bozkurdun büyük, büyük, büyük anası milletimize Ergenekon’da rehber olmuştur. Dara düşersen ona danış, hâlince cevap verir. Adı Aşina’dır” Bu esnâda tüyleri sanki ışıl ışıl parıldayan bir dişi kurt yavaşça Yıldız Tigin’in yanına kıvrılmış. Berrâk Baba göğsünden bir hançer çıkararak devâm etmiş “Bu bir hançer değildir, bu ehlinin elinde bir vuruşta on küffârı devirecek Zülfikar olur” Hançeri kınından çıkarıp “Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zülfikâr” der demez hançer koskoca bir çift başlı kılınç hâline gelmiş. Kuşanmış beline hançeri Tigin, sonra yeniden diz üstü oturmuş. Baba sultan kuşağının altından bir yeşil taş çıkarmış, bu Hak ehlinin Tanrı’nın izniyle yağmur yağdırdıkları yeşil renkli yada taşıymış. Berrâk Baba buyurmuş:

“Oğul bu yada taşıdır, yağmur yağdırır, ama gerekiyorsa… Sakın gerekmeden kullanma ve kullanırken şu tılsımlı sözleri söyle: ‘Aldım yada taşını üfledim besmeleyi / İsrâfil görünecek gök yeşili yüzünde / Şimşekler koparacak gökteki velveleyi/ Hak Muhammed aşkına kutlu Cuma gününde / Yağ ey mübârek yağmur âl-i abâ aşkına / Yağ, göğsümü kamçıla Arslan Baba aşkına’” der demez şimşekler çakıp mağaranın dışına şakır şakır yağmurlar yağmaya başlamış.

**

Başında on iki dilimli tâcı sırtında haydâriyesi, kalın kuşağının içine sokulu hançeri ve yanında kurdu ve gönlünde Gülniyaz’a sevdasıyla derviş Yıldız düşmüş Rûm diyarının yollarına. Artık tiginlik çok gerilerde kalmış, o şimdi Yıldız Derviş, Yıldız oğlanmış… Gündüz kâh bir kuytu mağaraya, kâh bir ulu çınar kovuğuna sığınıp uyumuşlar; geceleri Demirkazık denen yıldızı sağ kollarının üzerine alıp batıya doğru yürümüşler, yürümüşler, yürümüşler… Gökyüzünde tava misillu iki yıldız kümesinden küçüğünün sapa benzeyen kısmının ucundaymış bu yıldız ve gece boyu hep sâbit kaldığından yolcuların şaşmaz rehberi olurmuş.  İstikâmeti Yıldız oğlan keşfeder, patikaları bozkurt bulurmuş. Hep dağlardan, ormanlardan giderlermiş. Bozkurt bir insan izi kokladı mı gerisi kolaymış, iz, istikâmetten saparsa da onu Yıldız derviş âyarlarmış. Ovada kâfir köyleri görürlermiş, onlardan uzak dururlar, dağlarda kaya diplerinde otururlarmış. Günler geceleri kovalamış, her ne kadar dağlar pınarlarla doluysa da yiyecekleri gayrı biteyazmış. Bir müddet daha otla, meyveyle geçinmişler. Tam tâkatleri biteceği bir demde bozkurt hâl diliyle bir saatlik mesâfede çadırların olduğunu söylemiş. Yıldız derviş onların kefere taifesinden olabileceğinden endişelendiyse de bozkurt “bunlar yörüktür, Rum, şehirde yaşar, olsa olsa kâfir Oğuzlardan olabilirler, onları da sen iknâ edersin” demiş. Henüz hava yeni kararmış, yörükler büyük bir ateşin etrâfında dizilmiş ak sakallı bir bilgenin kopuz çalıp söylediklerini dinlerler. Yıldız oğlan dahi bozkurt gibi dört ayak üstü sürüne sürüne onlara yaklaşmaya başlamış. Bozkurt “haydâriyeni üzerime at, köpekler kokumu almaya” demiş. Öyle yapmışlar obanın itleri onları er cinsinden zannedip susmuş oturmuşlar. İhtiyar bilge saza pençe vurup söyleşiyormuş:

“Aldı o dem göğsüne Mustafa’yı

Âmine Sultan ki buldu safâyı

Düştü Kisrâ’nın sarayı âniden

Doğmamıştı böyle gül bir fâniden”


Bizimkiler rahatlamışlar, Yıldız derviş bozkurda gönlünden “bunlar bizimkiler Aşina” diye söylemiş. Ayağa kalkıp yürümüşler… Ateşin etrafındakiler de onları farketmişler, tam silahlarına davranacaklarken araya o sırlı hitap girivermiş, Yıldız derviş: “esselâmu aleyküm” demiş. Yörükler kılınçlarını indirip “aleykümselam, kimsin kimlerdensin” diye sormuşlar. Yıldız oğlan “Berrâk Baba dervişlerindenim” diye cevap verince cümle yörükler, bebesinden ak sakallısına kadar elini öpmeye izin istemişler. Berrâk Baba dendi mi Oğuz boylarında akan sular dururmuş. Biraz önce kopuz çalan bilge “Dervişim! Pirimin kerâmeti ola bu, değilse bu obanın itleri bu kurdu nasıl farketmezler” deyince, Yıldız oğlan “elhak öyledir, kurdun üstüne Berrâk Baba yâdigârı haydâriyemi atmıştım.” demiş. Almış giyinmiş haydâriyeyi yeniden, Aksakallı bilge de kurdu obanın itlerinin yanına götürüp “misafirinizdir, hoşça muamele edin” demiş. Bu âlem böyleymiş işte, Arslanla geyik yan yana mağara ağzı bekler, itler, can düşmanları kurdu misâfir ediverirlermiş. Misâfire ateşin kurbunda yer göstermişler, bir yanına ak bilge bir yanına oba beyi Bayatın Ahmed Bey oturmuş. Sonra erkekler, kadınlar, çocuklar ateşin etrafına yerli yerince dizilmişler. Ak bilge kopuzunu alıp iki cihân serveri Hz. Muhammed’in kâinâtı teşriflerini anlatmaya devâm etmiş. Herkes gözyaşlarıyla dinliyorken Bayatın Ahmed Bey bizimkinin kulağına “Adın Ilduz mudur?” diye soruvermiş. Yörük tâifesi söz başında “y”yi söyleyemez kaba konuşurlarmış. Yıldız derviş anlamış ama şaşırmış da. “Nereden bildin beyim” diye sorunca, bey “Berrâk Baba şâhin uçurup nâme yolladı. Yanında bir kurtla gelen dervişe itâat edin, sözü sözümdür” dedi demiş.

O demlerde mektup yazılır bir güzelce katlanır sonra şâhin kuşunun ayağına sarılırmış. Kuş, kuşbazlar tarafından bu işi yapmak için eğitildiğinden doğruca hedefe uçar, nâmeyi götürürmüş. Bayatın Ahmed Bey “Yarın mahrem konuşalım” deyip Ak bilgeyi dinlemeye koyulmuş.

O akşam bir ak kıl çadırda misâfir etmişler bizim oğlanı, koyun kemiğiyle karnı tıka basa doyan kurt da itlerin yanından ayrılıp usulünce uzanmış çadırın kapısının önüne. Obada sabah gün ışımadan başlarmış hayat, hâtunlar koyunları sağarken erlerin bir kısmı sağılan koyunları sürüye katıp otlatmaya götürmeye hazırlanıyorlarmış. Bir kısmı ise tâlime çıkmak için silah kuşanıyormuş. Baharın bir yaylakta karar kılınıp yerleşilir, güze dek orada kalınırmış. İşte bu günlerde erler hem tâlim ederler, hem sefere çıkarlarmış. Bayatın Ahmed Bey de birazdan gelmiş Yıldız dervişin yanına silahlı erleri gösterip “Tâlime giderler her gün, haftaya akın var, Berrâk Baba’dan gelen nâmede yazılıydı, sana er olacaklar, Baba Sultan senin namlı yiğitlerden biri olduğunu da eklemiş.” Oturmuş konuşmuşlar iki bey gibi, şehirler, ovalar her ne kadar Rum tekfurlarının hükmündeyse de dağlar çoktan Oğuzun mülkü olmuş bu diyârlarda. Her gün bir erkek grubu nöbetleşe silah eğitimine çıkarmış. Kâh gümüş akçeye ok atar, kâh deriye pala çalar, kâh güreş tutarlarmış. Gece oldu mu sürüne sürüne sessizce hedefe yol almayı öğrenirlermiş. Ata binmeye öylesine alışkınmışlar ki dört nala koşan bir attan diğerinin sırtına atlayabilirlermiş. Hem çobanmışlar hem kahraman hem de derviş… Oğuz obasında erkek çocuk âdeta silahla doğarmış, analar ilk memeyi “ya şehîd ol ya gâzi” deyip emzirirlermiş. Yıldız derviş meseleyi anlamış, Kanlıhisar kal’asına akın yapıp bir yıpratma harekâtında bulunacaklarmış. Oğuzun asıl ordusu seneye Rum diyârını fethe başlamadan buraların savunmasız bırakılması gerekiyormuş.

Yıldız derviş, beyden ayrılıp hazırlık yapmak için çadırına yönelmiş, Aşina çadırın kapısında uyukluyormuş. Yıldız oğlan da oturmuş yanına oba halkını seyretmeye koyulmuş. Kadınlar hummalı bir hazırlık içerisindeymişler. Çeşmeden testiler doluyor, sağılan sütler yayıkta çalkanıp yağ yapılıyor, bir taraftan da saç üstünde yufkalar pişiyormuş.  Tam o sırada sarı gömlek altına mavi şalvar ve kırmızı cepken giymiş bir oğuz kızı omuzunda su testisiyle nazlı nazlı yürüyormuş. Bizim oğlan her şeyi unutmuş ağzının suyu akmış, bakakalmış. Kız bir güzel bir güzel sormayın. Kestane rengi örme saçları yazmasından dökülüyormuş, gözler desen bal rengi… Bir de tam önlerinden geçerken durup edalı edalı “Esselâmu aleyküm dervişim” demez mi? Demiş demeye ama daha Yıldız oğlan cevap vermeden Aşina hırlamaya başlamış, doğrulup bir kurulu yay gibi gerilmiş. Yıldız derviş “dur Aşina yapma” deyince saldırmamış lâkin öylesine kalakalmış. Kız hiç korkmamış, Yörük kızı bu, ite de alışık kurda da. “Bir itine sâhip çıkamıyorsun, seferde bu erlere nasıl hükmedeceksin?” demez mi… Bizim oğlan “bu it değil kurt” demiş. Kız salıvermiş kahkahayı “Kurt mu? O kurt olsaydı obanın itleriyle nasıl berâber durdu?” Aşina sabredememiş gayrı saldırmış, kız bu sefer pabucun pahalı olduğunu görüp “hoşt” deyip uzaklaşmış. Önce durmuş sonra geri dönmüş Aşina, dönmüş ya bu sefer ok gibi atılıp Yıldız dervişin baldırına geçirmiş dişlerini. O kelimesiz sessiz kelâmıyla da “Gülniyaz’a aşkın ne oldu ayran gönüllü” deyivermiş.

Ertesi gece pusatlarını kuşanmış kırk genç yiğitle berâber Yıldız Tigin yola koyulmuş. Tekfur sarayını basıp sancak-ı Muhammedî’yi burca dikmeye, gazâ hakkı doyumluklarını alıp, Tekfur’u da öldürüp gelmeye andlaşmışlar.

Yıldız Tigin ile Aşina obayı terk etmiş, etmiş ya Yörük kızı bir “it”in karşısında aldığı ağır yenilgiyi hiç unutmamışmış. Adı Züleyhâ, soyu Bayat beyinin neslindenmiş, kardeşinin kızıymış beyin… Toplamış obanın kızlarını kızıl deve kılından çadırına, anlatmış onlara olan biteni “Kardeşler” demiş “o it beni hiçe saydı, onun leşini isterim, Bey oğlu ise tam bana göredir, değil mi? Oğuz sarayına sultan olmak bana değil kime yakışır?” Kızlar hep berâber kafa sallayıp “Eyvallah bey kızı, sâyende bizler de saraya gelin olur, her birimiz bir Oğuz alpine eş oluruz” demişler. Sonra kafa kafaya verip bir tuzak hazırlamış düzen kurmuşlar. Öyle sağlam bir kumpasmış ki bu kurt muhakkak ölecek, Tigin Züleyhâ’ya kul köle olacakmış.

Karşı dağın ardında bir yayla, yaylada kâfir Oğuzların obası varmış. Bunlar Bayat boyundanmışlar, yâni onlara akrabaymışlar, Belki kırk, belki seksen sene evvel Ahmed Beyin babası mı desem dedesi mi bilinmez şeref-i İslâm ile müşerref olup Arslan Baba dergâhına baş koyunca, bir kısım Bayat kişisi de pılısını pırtısını toplayıp ayrılmışlarmış. İslâm nasîb işidir, kimin talihine düşerse ne devlet ne saâdettir… Bu kâfir Bayat boyunun içinde bir kam varmış; nâmına Kör Kâm derlermiş. Irk Bitik’ten fal açar, kızıl keçi boynuzundan tılsım yapar, yıldızlara zifiri gecede ok atarmış. Yıldızlara ok atmak her kamın harcı değilmiş. Her yıldız bir ere yahut hâtuna denk gelirmiş. Zifiri gecede ok atılınca hedefteki kişi ölür, ölmezse de sakat kalırmış. Ancak kam bu işi başaramazsa ok gelip kendisini öldürürmüş.

Oba kızlarından üçü, gece erkek giysisi giyip, silah kuşanmışlar, karanlıkta gören sanırmış ki bunlar birer pala bıyık civanmışlar. Dörtnala at sürerek dağ ardına uzanmışlar; dertlerini açmışlar Kör Kam’a… Demişler “iş varmamalı bayrama, tez davranıp o iti öldüresin, Tigin’e hâtun edip Züleyhâ’yı güldüresin.” Kör Kam sormuş “Tigin şimdi nerdedir?” Söylemişler Tekfur ile cenktedir. “Tamam” demiş kâfir Oğuzlar Kamı, “söyleyin, Züleyhâ çekmesin gamı, üç güne dek o it helâk olacak, gök, Tigin’e sevdâ oku salacak, Ok vuracak, Tigin nâçâr kalacak, Züleyhâ’nın aşkı ile dolacak.”

**

Tekfur’un şehri surlarla çevriliymiş ve her yüz kulaçta bir kule, her kulede de etrafı gözetleyen nöbetçiler varmış. Lâkin gece öyle bir geceymiş ki bir tarafta ay pırıl pırıl, yıldızların her biri inci gibi, gökyüzü gurub vaktinin siyahımsı kızıllığına nisbet eder gibiymiş. Kırk yiğit atlarından yüzlerce kulaç önce inmişler, otlar arasında sürüne sürüne şehre yaklaşıyorlarmış. Önce lağımcılar surlara yaklaşmışlar. Taş duvarların dibine bellerindeki hançerlerle oyuklar kazmış içerisini barut ve misketlerle doldurmuşlar. Sonra da yağlı fitili döşeye döşeye geri çekilmişler. Bir müddet sonra beş farklı noktada yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerleyen ışığı nöbetçiler görüp çığlık çığlığa bağırmaya başlamışlarsa da iş işten geçmiş. Booooommmmm. Beş noktanın üçünde delik açılmış, Oğuzun Alpleri, ellerine eğri palalarla Allah Allah diyerek şehre girmişler. Kâfirin, Oğuz elinde türlü casusları olsa da yörük obalarından haber alması çok ama çok zormuş. İşte bu demde de hazırlıksız yakalanmış kâfirler… Bir savaş, bir savaş sormayın… Kırk yiğit koca bir ordu gibi dalmış Tekfurun şehrinin sokaklarına. Kâfir savaşçıları uykulu gözlerle kışlalarından dışarı çıktıkları an bir Oğuz okçusunun okuyla yere seriliyorlarmış.

Bu arada Tekfur uyanıp kılınç kuşanmış ve çıkmış sokağa. Yiğitler gelip durumu Yıldız Tigin’e haber vermişler. “Sakın öldürmeyesiniz, okçular oklamasın, onu bana bırakın” demiş Tigin.

Bin hanelik şehir kırk arslanın önünde perişan olmuş. Kâfir askerinin silahları toplanıp meydanda ateşe verilmiş. Bu sırada haber vermişler Tigine, “Tekfur Halepkapı’da vuruşmakta” demişler. Son direniş noktasıymış orası; Bir müddet sonra Tigin, Tekfur ile karşı karşıyaymış. Bir Tekfur hamle yapmış bir Tigin, Bir Tigin savuşturmuş hamleyi bir Tekfur. Yarım saatten fazla sürmüş vuruşma, erkek adammış doğrusu Tekfur, ancak yaşı elliyi aşkınmış, yorulmuş,.. Son hamlede yere yatırmış Tekfuru Yıldız Tigin. Aklına “Tekfur’u öldür de gel” yazısı düşmüş. Birden gökyüzü açılmış ve yörük kızı Züleyhâ’nın aydan ak kardan pak mütebessim yüzü belirmiş ufukta. “Vur” diyormuş “indir kılıncını Tekfur’un başına, Pirin’in emrini tut” Aklı bir kez daha gitmiş başından Yıldız Tigin’in, kaldırmış kılncını tam Tekfur’un başını vuracakmış ki kurdun dişleri geçivermiş kılıç tutan bileğine. Yuvarlanmış yere Tigin, kurda bütün hışmıyla bakıp bağırmış “Sen kendini ne zannediyorsun?” Kurtla göz göze gelmiş o an gözler Gülniyaz’ın gözleri, yeleler Gülniyaz’ın saçları, yüz Gülniyaz’ın sîmâsı olup görünmüş. Aşina hâl diliyle konuşmuş “Be ahmak adam Pir’in kastettiği ‘Tekfur’, altına aldığın kâfir değil nefsindir, biraz önce ufukta gördüğün karı sureti de Kör Kam’ın işidir. Nefsini öldür, nefsini…”

Kanayan bileğini tutarak doğrulmuş Tigin. Olanları görenler hiçbir şey anlamışlar. Zaten ne Züleyhâ’yı gören olmuş ne kurdun sesini duyan…

**

Esirlerin her birini on altına serbest bırakmışlar. Kırk yiğit hiç telefât vermeden geldikleri gibi çekilmişler yüksek yaylalardaki obalarına. Oba yiğitleri karşılamış, ancak kalabalığın ön safında olması gereken Bayat Beyi yokmuş.  Yıldız Tigin duruma üzülmüş ama kurdun “Tekfur, kâfir değil nefsindir” sözünü hatırlamış. Gerçi o hân oğluymuş lâkin Bey de yaşça büyükmüş ondan. Gitmiş Bayat beyinin ak çadırına, muhafızlar içeri girip durumu Beye bildirmişler ama Bey yine çıkmamış. Bağdaş kurup oturmuş Yıldız Tigin çadırın önüne. Bey çıkana kadar bekleyeceğini söylemiş. Kolay mı “nefsimi yenmem gerek” diye düşünmüş. Nice zaman geçmiş aradan, ben diyeyim üç saat siz deyin beş… Âdeta gün batımına bir mızrak boyu ya kalmış ya kalmamış ki Bayat beyi çıkmış çadırından. Yıldız Tigin ayağa kalkmış. Ağzından “Obaya nâmus borcun var, ödemen gerek” sözleri dökülmüş. Şaşırmış Tigin, “Bayat beyi! Bayat beyi! Sözün zehir gibidir, bilmez misin ben sultan oğluyum, iddianı ispatlamak sana düşer, de bakalım mesele nedir?” diye cevap vermiş. Ahmed Bey hırsından barut gibiymiş. Ağızından sözler dirhem dirhem yavaş yavaş çıkıyormuş:  “Ağabeyimin kızıyla halvet olmuşsun, bunu kırk gün kırk gecelik düğünle temizlemen gerek”. Yıldız Tigin şaşırmış, ne söyleyeceğini bilememiş,

-“Bu yaman bir iftiradır Ahmed Bey!”

Bayat beyi daha da kızmış: “Ağabeyimin kızı gelip benim hâtuna söylemiş. Obanın kızları da bunu görmüşler. En az on kız şâhitlik eder.” Kabul etmemiş Tigin, reddetmiş inkâr etmiş. Bunun üzerine nöbetçiler yakalamışlar Tigini götürüp bir mağaraya hapsetmişler. Ahmed Bey haber salmış bütün obaya, “Yarın Cuma namazından sonra herkes meydanda toplanacak, Züleyhâ’nın arkadaşları gördükleri hususunda şahitlik edecekler, Yıldız Tigin’den de şâhit istenecek. Gösteremezse Oğuz hânına şikâyete gidilecek…” demiş.


**

Meydan nasıl kalabalıkmış nasıl… Bütün oba eri, avradı, çocuğu, balası toplanmışlar. Ak Bilge kadılık edecekmiş, bağdaş kurup oturmuş kara şeriat postuna… Birazdan Yıldız Tigin’i meydana getirmişler. Meydanda çıt yok, sineklerin vızıltısı duyulmaktaymış.  Ak Bilge Yıldız Tigin’e sormuş:

-“Obaya nâmus borcun varmış…”

-“Yalandır, iftiradır…”

“Kızlar konuşsun…” demiş Ak Bilge. Obanın kızları bir bir gelip Züleyhâ ile Yıldız Tigin’in ala otağda sabaha kadar halvet olduklarını belirtmişler.  Bunun üzerine Ak Bilge Yıldız Tigin’e dönmüş:

“Duydun mu senin şâhidlerin var mıdır?”

“Vardır” demiş Tigin, obaya söyleyin meydana yer açsınlar. Oba tam ortadan bölünüp kenara çekilmiş. Herkesin meraklı bakışları arasında orman tarafından bir yeleli erkek arslanla Tigin’in kurdu Aşina yavaş yavaş meydana yönelmişler. Önce Ak Bilge’nin keşfi açılmış, gelen arslanın kim olduğunu bilince fırlayıp yerinden secde-niyâz kılmış önünde. Sonra sıyrılmış Arslan Baba arslan donundan. Önce Berrâk Baba olup görünmüş, sonra devretmiş Arslan Baba donuna. Yolun sâhibi donun sâhibidir demişler… Obanın kadınları feryat figân… Bayılanlar, ağlayanlar, aklını yitirenler olmuş. Arslan Baba yavaş yavaş konuşmuş ahaliye:

-“Bu kurt Yıldız Tigin’in yanındaydı, konuşacak, dinleyin”

Sıra gelmiş kurdun don değiştirmesine, yusyuvarlak yemyeşil bir top olmuş önce, sonra o zümrüt top yarılmış ve içinden dünyâlar güzeli Gülniyaz çıkmış. “Tigin mâsumdur…” demiş.

Arslan Baba meydanın tam ortasına yürümüş: “Deliller tamamdır. Önce Ahmed Bey af dileye” demiş. Diz vurup gelmiş Yıldız Tigin’in karşısına Bayat Beyi, af dilemiş. Arslan Baba ellerini göğe açıp “Artık haddi aşmıştır, ıslah olmayanın ölüm hakkıdır. Rabbim Kör Kam mât ola” demiş. Der demez de Bey yeğeni Züleyhâ erimeye başlamış.

Meğer Kör Kam Züleyhâ’nın donuna girmişmiş. Mesele anlaşılmış birazdan. Kör Kam, Züleyhâ’nın arkadaşları yanına geldiğinde hemen kızlardan birinin donuna bürünüp onlarla beraber Bayat obasına dönmüş. Bunu fırsat görmüş, Züleyhâ’yı ormanda bir ağaca bağlamış sonra da onun suretine bürünmüş. Allah bilir amma Oğuz tahtına oturmayı içinden geçirirmiş anlaşılan.

**

İlk düğün Bayat obasında olmuş. Yıldız Tiginle Gülniyaz’ın düğünü canım… Nikâhlarını Ak Bilge kıymış, dualarını Arslan Baba etmiş. “Kut tamamdır, Yıldız Tigin artık nefsinin efendisidir…” demiş. İkinci düğün için Oğuz pâyitahtına kafilelerle yola çıkmışlar.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

A. Yılmaz Soyyer


 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.