Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Kitap Tanıtımı Kitap Tanıtımı KEDİLER VE İNSAN OĞLU

KEDİLER VE İNSAN OĞLU

KEDİLER VE İNSAN OĞLU

Ağabeyimin, güzel olduğu kadar da haşin, sert ve döğüşken, Civelek isimli bir kedisi vardı.

Huyunu bilmeyip, bu tablo gibi kusursuz güzelliğe aldanarak onu kucaklarına almak isteyenler, Civelek'in ellerinde kanlı izler bıraktığını gördükten sonra kucaklarından atmaya mecbur olurlardı.

Ancak, eşref saatini kollamasını bilen ev halkına karşı aşırı vahşi davranmaz, hele gazete okuyan efendisinin kucağına bile dâvetsiz gelip otururdu.

Şu var ki Civelek'in asıl şöhreti, bahçesine uğramak gafletinde bulunan komşu kedilere, çok acı tedip sillesi vurmakta oluşu idi. Öyle ki kendi evinin çevresine ağyar adımı sokturmayacak kadar bir kıskançlıkla içeriye kuş uçurtmazdı. Böylece de kendi mâlikânesi kabul ettiği bahçeye kazâra girmiş olan konu komşu kedileri Civelek'in pencesinden en fazla nasibini almış gafil kedilerdi Geldiğine geleceğine pişman edilen bu komşu kedilerin yüzleri gözleri tırmıktan didik didik olur ve koca pençeleri ile yolunan tüyleri yeşilliklerin çiçeklerin arasında, ortasında ve üstünde uçuşmaya başlardı. Döğüş hengâmesinde canını bir duvarın üstüne atabilen kediye ne mutlu. Bu acılı darbeler yüzünden kısa zamanda civarın kedileri için Civelek'in saltanat çevresi bir memnû mıntıka olduğu için hiç biri kednilerinen yasak olan buraya yanaşamaz olmuştu. Hulâsa Civelek'in tasarrufunda olan bahçe, bu zorlu patronun emrinin ve hükmün itâtıne baş eğmekten başka, kedilerin karşı durmaya teşebbüs dahi edemediği bir yer hâline gelmiş ve koskoca bahçe de yalnız ve yalnız kendi emrine râm olmuş bulunmakta idi.

Bir kaç sene boyunca bahçede, o muhteşem hâliyle hâkim-i mutlak olan hayvan çalımıyla öfkesi kabararak etrafına göz açtırmayan Civelek, günün birinde hastalanıverdi.

Baytarlar ilaçlar ve gereken her türlü tedbire rağmen hayvancağız gün günden eriyordu. Mevsim yaz olduğu için, evini beğenmiyor ve bahçeye çıkarak çayırların üstünde yatmayı tercih ediyordu. Belli ki hastalığı pek atlatılabilecek illete benzememekteydi. En sevdiği yiyeceklere dahi iltifat etmiyor ve gün günden zayıf düşmekte bulunuyordu.

Hazin olan, onun gölgesinden bile korkup duvardan duvara kaçan civar kedilerin artık korkmadan bahçeye gelmeleri idi. Asıl şaşılacak olan da, bu mecalsiz ve hasta hemcinslerinin  tâ yanıbaşına kadar yaklaşarak bir çark çizip bir iki dolaştıktan sonra çekilip gitmeleri ve mutfağın artıklarından çöplenmekten çekinmez olmaları idi. Halbuki bir zamanlar, kendilerini ezmiş, tırmalamış, parçalarcasına dövmüş olan bu haşın arkadaşın şimdi parmağını kaldırmaya mecâli olmadığı için: "İntikam günü gelmiş bulunuyor, dayak atmak sırası bizdedir, her türlü cezâya müstahaksın!" diyerek o hasta ve bitkin kediyi tedip teşebbüsüne yanaşmıyorlardı.

Hey gidi insanoğlu! Sen ki eşref-i mahlûk olarak tebşir olunmuş bir üstün mahlûk iken herhangi bir mesuliyetin sahibi bulunmayan hayvanlardan dahi ibret almamış olamana yazık değil mi?

Daha çocuk yaşında iken bile topunu kazâra patlatmış bulunan komşunun oğluna dişlerini gıcırdatarak, "Ben de gidip senin topunu makasımla dilim dilim doğratacağım,"  diyerek kin ve nefret filizlerini büyüte büyüte  depo ettin. Böylece de intikam ateşini alevlendirmiş olarak, "Ben sınıf birincisi iken, sen dümenci olarak mektebi zoruna bitirdin. Şimdi beni geçtin. Servet ve sâman sahibi oldun. Elbette bu üstünlüğünü hazmedemem. Fırsatını getirip salını saltanatını da başına yıkacak bir yol bulacağım. İşte öç nasıl alınır, âlem de görsün bakalım!" demenle bir eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığın halde bu ilâhi pâyeyi kendi elinle ezerek kendi kendine mahrum etmektesin.

Bir başka tarafta ise, komşunun dükkânı, tezgâhı yandı, benimki kurtuldu diyerek şükretmesinin günahını ödemek için otuz sene boyunca Allah'dan özür dileyip tövbe eden eşref-i mahlûkattan olanlar da var ki onlar, bu halleriyle intikam çirkefine düşmekten uzak kalmışlardır.

Devirlerin müstesnâ hat sanatkârı Hâfız Osman, yeryüzünde eşi benzeri az görülen bu dâhi müstesna "Zamanında en büyük hattat kimdir?" kendisine sual tevcih eden kimselere: "Talebem filan kimsedir, yeryüzünün en büyük hat üstâdı odur, "karşılığını vererek muhteşem bir tevâzu örneği göstermiştir. İşte onun gibi müstesnâ şahsiyetler de bu dünyâyı deniden zuhur etmiş bulunuyorlar.

Hamurları iman, ahlak ve derûni güçten yoğrulmuş bir hakkârlar geleneginin icâbı vardı ki bu sanatın mensupları olanlarda değil kıskanmak, öfkeye hasede yer bulunmazdı. Siftahını yapan esnaf, ikinci müşterisini, henüz siftah yapmamış komşusuna göndermeyi Uluvv-ı Cenâbının şiârı bilerek bunu bir vicdan ve iman borcu olarak benimserdi. Tabiat-ı sâniye olarak yapageldiği bu hareketle de cemiyeti mayalayarak insanoğluna eşref-i mahlûkat olmanın vecibesinden canlı örnekler gösterip onlara ağız tadı ve gönül hoşluğu ikram ederdi.

Şu halde, ezel-i azalda, insanoğlunun sırtına giydirilmiş eşref-i mahlûkat olmak kaftanının yüceliğini zedelememek niyâzını dilimize vird ederek düşünmek gerekmez mi?

Sâmiha Ayverdi - Dünden Bugüne Ne Kalmıştır adlı kitabından

Kitap Hakkında:

"Yazar bu eserinde Osmanlı Devleti'nin son senelerinde yaşamış bir ömrün sâhibi olarak hazin ve ibretli birçok olaya şâhitlik ederken, büyük bir yürek yanığı ile okuyucularına "Dünden Bugüne Ne Kalmıştır" diye sorarak onları geçmişleriyle hesaplaşmaya dâvet etmektedir. "



Yazar:            Sâmiha Ayverdi

Yayınevi:         Kubbealtı
Sayfa:             286
Baskı:              2. Baskı
Yayın Tarihi:     2009


 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.