Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Seyâhatnâme Seyâhatnâme Estergon’dan, Budapeşte’ye

Estergon’dan, Budapeşte’ye

Estergon’dan, Budapeşte’ye
Zeki Önsöz

Estergon adını ve Estergon türküsünün öyküsünü ilk defa ortaokulda İstikâl Savaşı gāzisi olan târih öğretmenimden duydum. Yıllar sonra eski Osmanlı ülkeleri ve şehirlerini gezmeyi düşündüğümde, öncelikle Estergon’a gitmeyi istedim.

*
Bir sonbahar ayında uçakla Budapeşte’ye geldik. Ertesi sabah, metro ile Arpad köprüsü yakınındaki garaja gittik. Oradan bir otobüsle Estergon’a doğru hareket ettik. Yolculuğumuz Tuna nehri kıyısından Macar ovaralarını seyrederek bir buçuk saat sürdü. Yeşillikler içindeki, temiz, bakımlı köy ve şehirlerden geçerek Estergon’a vardık.

Estergon kalesi, Tuna nehri kıyısında bir kartal yuvası gibi yükseliyordu. Önce kalenin müzesini gezdik. Müzede Estergon’un târih içindeki mâcerâsını gösteren eşyâlar; özellikle Türklerle ilgili silâhlar, resimler ve diğer eserler vardı.

Müzeyi gezdikten sonra kalenin en yüksek burcuna çıktık. Aşağıda Tuna nehri, Estergon kalesi eteklerinde kıvrılarak akıyordu. Estergon kalesi, türküde söylendiği gibi “Subaşı duraktı”. Tuna’ya, kaleye anlatılamaz duygularla baktım. Kimbilir benim bulunduğum bu serhat kalesinin burcunda hangi subayımız, hangi askerimiz Tuna’ya baktı? Burada nasıl mücâdeleler oldu? Hangi askerimiz “Îlâyı kelimetullah” için, “vatan” için burada şehitlik şerbetini içti? Şühedâ için ellerimi açıp, fâtihalarımı onların rûhuna gönderdim. Buraya gelmeden, bir kere daha okuduğum Estergon kalesi için atalarımın o Estergon Kalesi zamanki târihî gerçeklere ve mantığa uygun şanlı mücâdelelerini hatırladım.

***
Estergon, 16. ve 17. asırlarda Türk akıncılarının ve serhat gāzilerinin en namlı merkezlerinden biri, önemli bir Türk kalesi ve şehri idi. Estergon Budin’den Slovakya ve Viyana’ya doğru Doğu Avusturya yoluna hâkim en önemli kale idi.

Estergon, 1526’da Kānûnî Sultan Süleyman’ın Mohaç Zaferi’n-den sonra alınmış, daha sonra 1539’da Almanlar tarafından işgal edilmişti. Kānûnî, 1543’de bütün Macaristan’ı Türk Devlet’ine bağ-ladığı seferde, 29 Temmuz’da Estergon önüne geldi. 12 gün süren kuşatmada, kale 315 topla bombardıman edildi. Kalede Alman, İtalyan, İspanyol, Hırvat, Çek, Slovak ve Sloven birliklerinden oluşan bir Haçlı garnizonu vardı. Kale 10 Ağustos’ta teslim edildi. Câmiye çevrilen büyük kilisede Kānûnî Sultan Süleyman namaz kıldı.

Estergon’u Almanlar bir kere daha 1594’de ele geçirdi. Aradan on yıl geçtikten sonra,1605’de Lala Mehmet Paşa, 1 ay 5 gün süren çok şiddetli çarpışmalarla kaleyi yeniden Türk yönetimine aldı.

Estergon’un elimizden çıkması 1683 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın büyük hatâları yüzünden gelen Viyana kuşatması bozgunu nedeniyledir. 1 Kasım 1683’de kale büyük Haçlı ordusuna 22 gün dayanabildi. Estergon toplam 128 yıl Türklerin elinde kaldı. Bu kısa târih özetinden bile, Estergon’un nice arslan pençeli yiğidimizin kahramanlıklarını gördüğünü, nice şehidimizin o kale için kanını akıttığına şâhit olduğunu anlıyoruz. Estergon’un kaybı, bu kale için nice mücâdelelere girmiş bir kahramânımızı öyle duygulandırdı ki; Tuna kıyısına oturup sazını eline aldı ve bugüne kadar gelen o hüzünlü türküyü söyledi:

Estergon kalesi su başı durak
Kemirir gönlümü bir sinsi firak
Gönül yâr peşinde, yâr ondan ırak
Akma Tuna akma, ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım
Estergon kalesi su başı kale
Göklere ser çekmiş burçları hele
Biz böyle kaleyi vermezdik ele
Akma Tuna akma, ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım
Estergon kalesi papazla doldu
Ay tutuldu güneş buluta girdi
Nesneler karadan yaslar bağladı
Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar, kara bahtlıyım


Beynimde gümbürdeyen mehter davulları ve içimi yakan bu hüzünlü düşüncelerle kaleden ayrıldık. Kalenin yanında lenduha [gibi] bir katedral ve önüne dikili büyük bir haç ve etrafta bir sürü kilise vardı. Estergon târihte Macaristan piskoposluğunun merkezi idi. Şehirde görülecek bir şey olmadığından, Anadolu kasabalarındaki gibi bir pazar yerinden garaja doğru yürüdük. Vaktiyle atalarımızın at koşturduğu uçsuz bucaksız Macar ovalarından geçerek 1,5 saatlik bir yolculuktan sonra Budapeşte’ye geldik.

Budapeşte, 1.702.297 nüfûsu ile 10 milyon nüfuslu Macaristan’ın başkentidir. Macaristan’ın fert başı millî geliri 11.680 dolardır48. Tuna nehri, Budapeşte’yi ikiye ayırıyor. Buda, kentin tepeli kısmında. Tuna’yı gerdanlık gibi süsleyen köprülerle geçilen Peşte ise ovalık bir alanda yer alıyor. Önemli resmî yapılar, parlamento, opera ve tiyatrolar burada.

Macarlar târihleri ile bağlarına çok önem veriyor. Eski yapıları yıkıp gökdelenler dikmemişler. Binâlar ve evler hep rönasans, gotik, barok gibi eski tarzlarda yapılmış. Binâlar ve ön cephelerindeki bu tarzlara âit süslemeler, rölyef, heykeller ile şehircilik anlayışında Avusturya’nın tesîri görülüyor. Türklerden sonra, 1. Dünya Savaşı’na kadar Macaristan’a egemen olan Avusturyalıların Türk eserlerini yok etmesine karşılık, Macarlar kalabilen Türk eserlerine sâhip çıkmışlar. Macarlar’da Türklere karşı diğer Balkan ülkelerinde gördüğümüz kompleks yok. Bizi târihlerinin bir parçası olarak görüyorlar. Onun için Türklerden kalan câmi, hamam, türbe, kale gibi eserleri koruma altına almışlar. Budapeşte’de ve diğer şehir-lerinde bâzı caddelere Türk isimleri vermişler. Atalarımız Budapeşte’ye 157 yıl egemen oldu.

Osmanlının bu şehrinde bizden bir çok hâtıra var. Bugün Gülbaba Türbesi’ni ziyâret etmek istiyoruz. Şeh-rin Buda kesimine tramvayla Margit Köprüsü’nü geçerek gidiyoruz. Şehrin çok kullanışlı bir metro ve tramvay ulaşım ağı var. Bir Osmanlı hamamı yanından yürüyerek nihâyet Gül Baba türbesinin bulunduğu Rozsadomb’a yâni Gül tepeye ulaşıyoruz.

Türbe gül ağaçları ile dolu bir bahçenin içinde. Taştan, sekizgen şeklindeki küçük yapının kurşunla kaplı kubbesi üzerinde bir hilâl duruyor. Yapının bir tek penceresi ve kapısı var. Sanduka türbenin ortasında ve üstüne Türk işi bir örtü serilmiş. Duvarlar levhalarla süslenmiş. Gül Baba 1541’de vefat etmiş. Türbeyi 1543-1548 yılları arasında Mehmet Paşa yaptırmış.

Gül Baba’nın şahsiyeti hakkında bildiklerimizi ünlü gezginimiz Evliyâ Çelebi’ye borçluyuz. Evliyâ’ya göre; Gül Baba’nın asıl adı Câfer’dir. Amasya’nın Merzifon kazâsındandır. Sarığında hep gül taşıdığı için ona bu isim verilmiştir. Gül Baba, ordu sefere çıktığında askerlerin yanında onlara güç veren, mânevî fethe katılan derviş, al-perenlerimizden biri idi. Yeniçerilerin pîri Hacı Bektâş-ı Velî olduğu için bu Bektâşî dervişinin de ordu üzerinde büyük etkisi vardı. Onun Budin’in 1529’da fethinden sonra 11 yıl bu şehirde yaşadığını ve Macarlara da kendini sevdirdiğini öğreniyoruz. Gül Baba 1541’de vefat ettiğinde cenâze namazı, aralarında Kānûnî Sultan Süleyman’ın da bulunduğu 200.000 kişi ile kılınmıştır. Türkiye’de Gül Baba’nın ahfâdı olarak bilinen en ünlü isim, büyük yazar ve düşünürümüz Sâmiha Ayverdi’dir.

İnsanları kendine sevgiyle çeken Bektâşî dervişi Gül Baba’nın türbesinden ayrılıp, şehre dönüyoruz. Macarlar her yere kendi târihlerinin önemli devlet, fikir ve sanat adamlarının heykellerini koymuşlar.

Güzel Sanatlar Müzesi önündeki heykeller topluluğu âdeta Macar târihini canlandırıyordu. Önde Arpad ve arkadaşları atları ve devâsâ heykelleri büyük bir kāidenin üzerinde duruyordu. İki yanda Macar târihinin önemli şahsiyetleri boy boy sıralanmıştı. Heykel kāidelerinde kabartmalar hâlinde zaferleri resmedilmişti. Heykeller arasında İmre Tökeli ve Lojos Kossuth da vardı.

Tökeli Avusturya’ya karşı Osmanlı’nın yanında yer alan Macar kralı idi. Tökeli Osmanlı’ya sadâkatını mührüne şöyle yazdırmıştı; “Muîn-i Âli Osmân’a itâat üzereyim emre, Kralı Orta Macar’ım ki nâmım Tökeli İmre” Lojos Kossuth ise Avusturyalılardan kaçarak Türkiye’ye sığı-nan, Kütahya’da birkaç yıl yaşayan bir Macar milliyetçi devlet adamı idi. Bu blokların önünde meçhul asker âbidesi ve nöbet bekleyen iki asker vardı. Böylece geçmişten günümüze bütün Macar târihi bu meydanda idi.

Resim ve heykel müzesinde büyük ressam ve heykeltıraşların eserlerini gördük. Küçük Macaristan’ın bunları nasıl topladığına şaşırdım. Aynı duyguya Opera ve Parlamento binâsını gezerken de kapıldım. Opera binâsı geçen yüzyılda yapılmış son derece ihtişamlı bir yapı. Kilolarca altın, yaldız, kristal ve metrelerce kadife kullanılmış. Krallar, devlet başkanları burada ağırlanmış. Parlamento binâsı da gotik tarzda yapılmış. Avrupa’da Londra’da gördüğüm İngiliz Parlamento binâsından sonra en ihtişamlı yapı.

Gezimizin son gününde Buda’da bulunan kaleye çıktık. Kale şehre hâkim bir tepenin üzerinde. Buradan Tuna’ya, köprülere ve dün gezdiğimiz Margit adasına bakıyoruz. Geniş bir alana yayılmış kale, içindeki binâlar ile âdeta bir açık hava müzesi gibi. Balıkçı Kulesi, Târih müzesi, Millî Kütüphâne bunlardan bâzıları.

Burası da Estergon gibi Türk târihinin acıklı fakat şanlı sayfalarından birinin yazıldığı yerdir. Viyana kuşatmasından sonra 1684 temmuzundan kasıma kadar bütün Haçlı orduları Budin’i kuşattılarsa da, Kara Mehmet Paşa’nın ölümü pahasına şanlı savunması nedeniyle ağır kayıplar vererek çekildiler. Budin 1686 haziranında yine bütün Avrupa ülkelerinden gelen yüz bin kişilik Haçlı ordusunca kuşatıldı. Kuşatma aylarca sürdü. Budin vâlisi, kahraman Abdurrahman Abdi Paşa ve Türk askerleri, teslim olmadılar, ellerinde kılıçları ile düşmanla çarpışarak şehit düştüler. Kānûnî 157 yıl önce bu şehri aldığında bir tek hırıstiyanın burnunu dahi kanatmamıştı. Haçlılar ise şehirde çoluk çocuk Türk herkesi katletti. Şehirde bulunan 81 câmi ve diğer Türk eserleri yakılıp, yıkıldı.

Kalede ve Budapeşte’deki en son ziyâretimi, Budin’in son vâlisi, vezir Abdurrahman Ab-di Paşa’nın mezarına yapıyo-rum. Macarlar bile yiğitliğine hayran oldukları bu Türk kumandanının mezarını yapmış-lar ve mezar taşına Türkçe ve Macarca “145 yıllık Türk egemenliğinin son Budin Vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa, bu yerin yakınında 1686 Eylül ayının 2. günü öğleden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!” yazmışlar.

Düşmanının bile hayran olduğu şehîdin mezar toprağını, onun kahramanlığından duyduğum gururla, göz yaşlarım ve duâlarımla ıslatıyorum...

Atalarımız Avrupa’nın ortası olan bu topraklarda yalnız medeniyet eserleri olan hamamlar, kervansaraylar, câmiler, türbeler, köprüler bırakmadı, böyle kahraman evlâtlarını da bıraktı. Estergon’dan Budapeşte’ye süren bu gezinin sonunda dudaklarımdan Atsız’ın şu mısrâları dökülüyor;

Bir gün olur, elbette eski beğler dirilir;
Yine kılıç kuşanır târihteki paşalar.
Yine şanlar alınıp nice canlar verilir,
Yiğit akınımızdan yine dünya şaşalar.

Kubbealtı - Akademi Ekim 2011

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.