Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Târih - Kültür - Sanat
Târih - Kültür - Sanat


Kızıl Elma

"Kızıl Elma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti idealini temsil eden bir semboldür. Bu idealin esasını i’lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızıl Elma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi."

Eyüp Camii’ndeki geleneksel kılıç kuşanma töreninden sonra padişah Şehzade Camii’nin karşısında eski kışlalar önünden geçerken artık varolmayan Yeniçerileri şöyle selamlardı: “Kızıl Elma’da yine görüşeceğiz.”

Altın Elma (küre) Türk mitolojisinde cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle:

Atam olur öğrendim ata binmeyi
Pirimden öğrendim kılıç çalmayı
Dilerim Mevlâdan Kızılelmayı
Yan anam yan, bana derler Genç Osman.

"...Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızıl Elma denmiştir"

"Kızıl Elma'da görüşürüz."

 

Abdülhamid Hân'ın Duası

...
Allahım helal etmiyorum!

Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum!

Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili'nin (SalAllahu Aleyhi ve Sellem) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!

Allahım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allahım!

Ya Âdil!

Bana "Kızıl Sultan" adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun!

Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın?..

Fakat yâ Rahman!..

Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz!

Bize acı!

Resûlünün, Sevgilinin, Kainatın Efendisinin nurunu kaybeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!

Yâ Kâdir!

Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!

Ya Ma'bud !..

Devamını oku...
 

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü

 

 

İnsanlıkla yaşıt bir bilim dalı olan biyografi, toplumların sosyal ve kültürel gelişmişliğinin de önemli göstergelerinden biridir. Bu anlamda dünyanın en zengin biyografi geleneği, İslam medeniyetine ve dolayısıyla onun önemli bir parçası olan Türk toplumuna aittir. Özellikle Osmanlı Dönemi, başta şair biyografileri olmak üzere, bilginler, devlet adamları, hattatlar ve musikişinaslardan çiçek yetiştiricilerine kadar her konuda, pek az topluma nasip olacak zenginlikte bir biyografi geleneğine sahiptir.

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi, başlangıçtan 20. yüzyıla gelinceye kadar Türk edebiyatına ait şair ve yazarların biyografilerini modern biyografi anlayışına göre ele alacak bir çalışmadır. Proje, Genel Ağ ortamında bütün dünyanın hizmetine sunulacak ve yazılan maddeler belirli aralıklarla yeni araştırmalar ışığında güncellenecektir.

Proje ile, daha önce Halûk İpekten, Mustafa İsen vd. tarafından hazırlanan Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü (Ankara 1998) adlı çalışmada tespit edilen 3180 ismin, 7000 civarında şair ve yazar sayısına ulaşacağı öngörülmektedir. Bu sayıya Orta Asya sahası dâhil değildir. Bu şekilde daha önce tezkirelerde gündeme gelmemiş ama eserleriyle edebiyat dünyasında var olmuş isimlerin tanıtılarak, bu zengin birikimin kütüphanelerin tozlu sayfalarında kalmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. Böyle bir çalışmanın Genel Ağ ortamında erişime açılması, Türk edebiyatıyla ilgili değerlendirme süzgecinden geçmiş, doğru, güvenilir, bilimsel bilginin yararlanıcılara etkin bir şekilde ulaştırılmasının önünü açmış olacaktır.

Devamını oku...
 

Ondördüncü Asırdan Bu Yana Türk İçtimai Müesseselerine Kısa Bir Bakış

ONDÖRDÜNCÜ ASIRDAN BU YANA TÜRK İÇTİMAİ MÜESSESELERİNE KISA BİR BAKIŞ

Kâh ağır kâh sür'atli akan bir sel gibi, devamlı ve bereketli çağıltılarla Ortaasya'dan Anadolu'ya yürüyen Türklüğün içtimaî hayâtını, elde çok sağlam vesikalar dahî olsa, devirlere ayırmak, bir zinciri halkalarından çözerek, devam ve teselsülünü kesmek demek olur.

Târih ve zaman, durdurulup dondurulamayacağına göre, içtimaî tekâmül ve hassasiyetin de yürüyen çağlarla beraber bâzı kayıpları ve kazançları olacağı aşikârdır. Ancak bu değişmeyi cevher ve prensiplerde değil, şekil ve suretlerde görüp, tesbît ve kabul etmek gerekir.

Onun için de XIV. Asırdaki Türkün hayâtı ile XVI. Yüzyıldaki Türkün hayâtı, ana  hatları  ve temel  görüşleri   ile, târihî ve an'anevî bir uzayış ve devamdan ibarettir.

Türk cemiyetinin bu sosyal nizamlar ve prensipler örgüsü, asırlar boyu bir içtimaî îman olarak, Tanzimat'a kadar hükmünü ve fermanını yürütmüştür.

Ancak, devletin kumanda köprüsünden gelen fakat ilmî ve millî değerden mahrum, bu bilir bilmez inkılâpla ardına kadar Garb'a açılan kapıdan, bin yıllık içtimaî ve târihî kıymetler sistemi cansız bir ceset gibi dışarı fırlatılırken, Garbın sosyal nizamları da, fâtihâne bir gurur ve bir zafer edası ile içeri girmiştir.

Türklerde Âîle

Suya atılan bir taşın merkezden muhite yaptığı halkalar gibi, en az bin yıllık Türk içtimâi hayâtının da dâima bir noktadan, memleket sathının bütününe doğru yayılan bir genişleme ve tesir merkezi vardır:  Aile.

Islâmiyeti kabul etmiş bütün Türk diyarlarında, dînin getirdiği unsurların teklif ve tavsiyeleri istikametine teveccüh edilmişse de, Türkün aile bünyesi, her zaman târihî çizgilerine sâdık kalmış ve millî ananesini muhafaza etmiştir. Onun için de Türklerde aile müessesesi, asırlar boyu huyunu, âdetini, görenek ve geleneğini devam ettirmiştir. Sanki tek meş'aleden tutuşturulan yüzlerce meş'ale gibi, her asırda ve her devirde elden ele, dilden dile, gönülden gönüle emânet ettiği millî ve târihî yapısından tek taş düşürmeden, kal'e metanetini muhafaza eylemiş ve mahremiyetini bozucu unsurlardan kendini korumasını bilmiştir.

Devamını oku...
 

Bazı Vakfiyelerin hayır şartları

Büyük Tarihçi Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Vakıf Kayıtlar Arşivi'ni şöyle tanımlar:

"Vakıf müessesesi, orta ve yeni çağlar Türk ve İslâm dünyasını tetkik için birinci derecede mühim bir kaynaktır.

BAZI VAKFİYELERİN HAYIR ŞARTLARI

Fatih Sultan Mehmed Han'ın 875 H. (1470 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Yatağa düşmüş, evine doktor getirme imkânı olmayan hastalara, başvurmaları halinde doktor gönderilmesi,
  • Hastanede ölenlerin cenaze masraflarını karşılamak üzere her gün beş akçenin bir fonda biriktirilmesi,
  • İmarete gelen misafirler, görevliler tarafından güler yüzle karşılanıp, misafir olarak kalmak isterlerse, üç günden çok olmamak üzere misafir edilip, yeme-içme ihtiyaçlarının karşılanması,
  • İmaretten, dul kalmış Saliha hanımlar için yemek verilip, namus ve iffetlerinin muhafaza edilmesi.

Yavuz Sultan Selim Han'ın 947 H. (1540 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Her gün iyi cins undan 100 ekmek pişirilip fakir halka dağıtılması.

Sultan III. Murat Han'ın annesi Nurbanu Valide Sultan'ın 990 H. (1582 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Hastanede görev yapacak hastabakıcı, temizlikçi, bekçi gibi görevlilerin yanında, hastalara namaz kıldırabilecek bir imam tayin edilmesi ve bu imama yardımcı olacak, namaz vakitlerinde hoş seda ile ezan okuyup insanları Allah'a ibadete çağıracak bir müezzin tayin edilmesi,
  • Kendini bilmez kişilerin duvarları karalayıp, kirletmesini engellemek ve yapılan karalamaları silmek için bir görevli tayin edilmesi,
  • Cuma, bayram ve mübarek gecelerde imarette her gün pişirilen yemeğe ilave olarak çeşidi bol yemekler pişirilip yoksullara dağıtılması ve yoksul-zengin ayırmaksızın imarete gelen misafirlere yedirilmesi.

Sivas'ta "Daru'r reha Vakfı"nın 1268 H. (1851 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Hastalık ve benzeri afet ve olaylar nedeni ile geçim sıkıntısına düşerek ihtiyaç ve zaruret içinde bulunan yoksulların, yetimlerin ve dul hanımların ihtiyaçlarının giderilmesi.
    Devamını oku...
 

Ayasofya'nın Hat Levhaları

Ayasofya'nın Büyük Hat Levhaları

Ana mekânın duvarlarında asılı olan büyük yuvarlak hat levhaları, Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde 1847-1849 yılları arasında yapılan onarımlar sırasında dönemin en ünlü hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmıştır. 7,5 m. çapındaki yuvarlak hat levhaları, kenevirden yapılmış yeşil zemin üzerine, altın yaldız ile yazılmıştır. Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v), Dört Halife; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ile Hz. Muhammed'in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimlerinin yazılı olduğu levhalar, 8 adettir. Levhaların ahşap askıları hafif ve dayanıklı olması nedeniyle ıhlamur ağacından yapılmıştır.Bu hat levhalarının İslam Dünyası'nın en büyük hat levhalarından olduğu bilinmektedir.

Devamını oku...
 

Lozan Anlaşması

LOZANDA İMZALANAN SENETLER

30 OCAK VE 24 TEMMUZ 1923 I.BARIŞ ANDLAŞMASI
24 TEMMUZ 1923 TARİHİNDE İMZALANMIŞTIR
Bir yandan,

İNGİLİZ İMPARATORLUĞU, FRANSA, İTALYA, JAPONYA, YUNANİSTAN, ROMANYA, SIRP - HIRVAT - SLOVEN DEVLETİ,

Ve öte yandan,

TÜRKİYE,

Devamını oku...
 

"Kapat' diyenlere karşı" "Aç" emriyle tekrar secdegâh haline gelmelidir

"Fatih Sultan Mehmed'in tablosu National Art Gallery'de duradursun, Türk milleti onu daima karşısında görür gibi olacaktır. Ama daha düne kadar başını secdeye koyduğu câmiin bir müze hâline gelmesinden duyduğu elemle onun da bir an evvel temizlenmesi yolunda harekete geçeceği muhakkak olarak görünse revadır.

Önce bir emirle "Kapat' diyenlere karşı "Aç" diyenlerin sesi belki de tehlikeli tatsızlıklara da yol açabileceği için söndükten sonra kırk sene ışığını veren yıldızlar gibi Hâlâ kapat sesini duyan câhil iktidarlar, bir an evvel "Aç" emriyle tekrar onu bir secdegâh haline getirmekten geri kalmamalıdırlar." Sâmiha Ayverdi - Kaybolan Anahtar

"Bir ibadethane olarak yapılmış olan Ayasofya, fetihten sonra gene de çatısı altında Hak kelâmının teşbih ve tahmil edildiği bir mekân olarak kalmış bulunuyordu. Ama neden ve ne cesaretle bu vazifeden soyularak kunduraların ve çizmelerin, sokakların kirini içeri taşıdığı bir müze hâline getirilmiştir? Bu, Türk târihinin en muhteşem hakanlarından biri olan ikinci Sultan Mehmed'e olduğu kadar Türk târihine karşı da işlenmiş bir hatâdır ki acaba hangi gözü pek, gönlü uyanık bir iktidar ortaya atılarak milletimizi, Ayasofya'yı Türk şehâmet ve azametinin timsâli olmaktan çıkarmak yolunda atılmış bu kararlardan kurtarabilecektir?" Sâmiha Ayverdi - Ah Tuna Vah Tuna

SULTAN FATİH’İN AYASOFYA VAKFİYESİ

“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse;

Allâh’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.

Devamını oku...
 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 - 2


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.