Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Anasayfa Tiyatro - Drama Tiyatro - Drama Türk-i Türkân Hoca Ahmet Yesevi (TEK PERDELİK OYUN)

Türk-i Türkân Hoca Ahmet Yesevi (TEK PERDELİK OYUN)

TÜRK -İ TÜRKÂN  HOCA AHMET YESEVİ

(TEK PERDELİK OYUN) - Yazan: Halil KAPLAN

Oyuncular:


Hoca Ahmet Yesevi

Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi

Çay ocağı sahibi

Arslan Baba

Yunus Emre

Hacı Bektaş Veli

Mevlana Celaleddin-i Rumi

Emir-i Çin Osman

Ulak

1.SAHNE

(Işıklar kapalıdır fakat ortada küçük bir ocaktan ışık gelmektedir. Sahnenin sağ tarafında oturmuş olan hoca Ahmet Yesevi rahlesine bakarak üç-dört âyetlik Kuran-ı Kerim tilâveti yapmaktadır. Tilâvetin sonlarına doğru  sahnede başka biri daha belirmiştir. Ahmet Yesevi’nin yanına yaklaşır ve omzuna dokunur.)

(Ve inna le caılune ma aleyha saıydem cüruza, Ve ayetül lehümül erdul meyteh ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye'külun, Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun.)

 

Arslan Baba:

Ey oğlum! Ahmedim. Yiğit yürekli Allah dostu.

Ahmet Yesevi:

(Ayağa kalkar ve elini öperek.)

Hocam! Mürşidim, edebim, talebim hoş geldiniz.

Arslan Baba:

Hoş gördük oğlum.

Hatırlar mısın?

Daha 7 yaşında arkadaşlarınla oynarken sizin sokaktan geçiyordum da cübbeme yapışmış:

-“Ey yaşlı kişi emanetim nerede?” demiştin.

Ahmet Yesevi:

Unutulur mu hocam o an, rabbimin lütfu resulümün nuru hocam. Emanet bekçisi yiğit kişinin bana olan hediyesi unutulur mu?

Arslan Baba:

Unutulmaz tabi ki.

Ben, daha çok küçüksün çocuksun diye şaşırmış da emin olmak için: “sen nerden biliyorsun ey çocuk” demiştim

Sense benim nefesimi kestin ve ‘‘rabbim bana bildirdi ey ulu kişi’’ demiştin. Nede güzel nede masumdun yine öylesin Allah’ın sevgili dostu.

Ahmet Yesevi:

Mübarek hurmayı yüzyıllarca rabbimin izniyle ağzında bir zarda taşıyan yaratılmışların en şereflisinin meclisinde bulunan hocam sen çağlar ötesinden dergâhımızı hoş ettin, Allah da senin gönlünü hoş etsin.

Lakin sizin bir sıkıntınız var gibi.

Arslan Baba:

Mevla derdi de dermanı da verendir ey hazret sultan. Ben öldükten sonra neler yaptın anlatır mısın?

Ahmet Yesevi:

Hocam mürşidim. Sizin tavsiyeniz üzere ablamla beraber Yesi şehrine göç ettik çocuk yaşta.

Daha sonra hocam mürşidim Yusuf Hemadani ile mübarek kılındı yolumuz. Dergâhında oturduk ilim talep ettik.

Allah ondan razı olsun hocamızın emekleriyle geçtiğimiz yollar, kapılar, eşikler bizlere gönül kapısını açtı.

Rabbim Yusuf hocamızı yanına almadan önce hocamız beni, Abdullah Berâki, Hasan Endâki den sonra üçüncü halifesi olarak işaret etti. Benden sonra posta Abdulhalık Gucdûvâni oturdu.

Arslan Baba:

Nerelerde irşad görevinde bulundun peki?

Ahmet Yesevi:

Rabbimin güç verdiği her dönem onun rızası yolunda Türkistan diyarlarından Arap diyarlarına kadar büyük bir coğrafyada gezdim, ilim aldım ilim verdim.

Arslan Baba:

Sonra?

Ahmet Yesevi:

Sonra hocamın işareti üzerine tekrar ata topraklarına döndüm derviş yetiştirdim. Onları görevlendirdim rabbimin adını gittiğiniz yerde okuyun okutun diye.

Arslan Baba:

Peki o dervişlere kapılardan bahsettin mi?

4 kapı 40 makam nedir biliyorlar öyle değil mi?

Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat kapılarından bir bir geçtiler inşallah.

Ahmet Yesevi: Tabi ki hocam öğrettiğiniz gibi.

(Arslan Baba gözlerini biraz etrafta gezdirdikten sonra rahleyi görür ve Ahmet Yesevi’ye bakarak.)

Arslan Baba: Az önce okuduğun Ayet-i Kerimelerin özelliği ne idi?

Ahmet Yesevi: Biz, elbette (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi bir kuru toprak haline getireceğiz. (Kehf suresi 8. Ayet)

Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler. (Yasin suresi 33 ayet)

Sûra üfürülür. Bir de bakarsın kabirlerden çıkmış Rablerine doğru akın akın gitmektedirler. (Yasin suresi 51 ayet)

(Kazma sesleri gelmeye başlar)

Arslan Baba:

Bunları biz de biliriz lakin bu ayetler hep toprağı, ölümü anlatmaktadır. Buna sebep nedir?

Ahmet Yesevi:

Ben toprakta toprakla yaşarken bu Âyet-i Kerimeler beni daha çok ısıtmaktadır hocam.

Arslan Baba:

Ne beklersin peki toprakta?

Ahmet Yesevi:

Anlamadım pirim?

Arslan Baba:

Ne beklersin burada milletinin sana ihtiyacı var hem de her zamankinden daha fazla.(Der yavaş yavaş çıkar Arslan Baba)

(Ahmet Yesevi biraz sendeler ve birkaç adım atar sonra diz çökerek yakarmaya başlar.)

Ahmet Yesevi:

Ey yüce Allah’ım! Bu işaret bana sendendir bilirim. Lakin aradan bin yıl geçmiş her şey değişmiştir. Sen zaman kavramından münezzehsin lakin biz aciz kullarınız. Sen bize yardım et, sen işimizi kolay kıl, ceddimize, milletimize acı, bu güzel millete güzellikler nasip et, amin.

(Çaycı ve Evliya Çelebi arkadan yavaşça sahneye girerler. Tartışma sesleri gelmektedir.)

(Evliya Çelebi görür görmez eline sarılır, Ahmet Yesevi’nin.)

Evliya Çelebi:

Ey rabbim sana şükürler olsun dedemi Pir-i Piran-ı Türkistan dedemi benimle karşılaştırdın ya, sana binlerce kez şükürler olsun.

Çaycı: Ne dedesi arkadaş, kendin dedesin zaten niye milletin dedesine sahip çıkıyorsun?

Evliya Çelebi:

Benim dedemle düzgün konuş ağzını üfelerim burada.

Çaycı:

Üfelemek ne yaaa?

Evliya Çelebi: (Eliyle göstererek) Bak, ağzını elimin içine alır şöyle eze eze yamultursam buna üfelemek denir, tamam mı?

Ahmet Yesevi:

Dur bir şey yapma garibe, kimsin sen?

Evliya Çelebi:

Güzel dedem beni tanımadın mı, ben senin biricik torununum.

Ahmet Yesevi:

Benim torunlarımı saymaya kalksam zaman yetmez. Sen gezgine benziyorsun sanki, nedir adın?

Evliya Çelebi:

Dedem yaa dedem, nasıl bildi bak.(Çaycıya göz kırparak)

Gezginim tabi dedem. O mübarek topraklarına gittim yüzüm sürdüm, senden dua talep ettim, ben Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi.

Ahmet Yesevi: (Alnından öperek)

Hayırlı iş yapmışsın, verdiğin bilgilerden insanlar istifade etmiştir inşallah. Sen ne zaman yaşadın?

Evliya Çelebi: 17. asırda yaşadım ben dede.

Çaycı: Gelin çay içelim de rahat konuşalım beyler hadi.

(Sahneden arkalarını dönerek çıkarlar, bu sırada Evliya Çelebi beyler ne demek len beyler ne demek, diye ensesine vurur çaycının.)

2.SAHNE

(Işık yandığında ortada bir masa ve tabureler görünmektedir. Bağıra bağıra gelirler.)

Evliya Çelebi:

Sen böyle mübarek insana nasıl konuşuyorsun beyler diye haa!

Hiç mi aile terbiyesi almadın sen?

Sonra ağzın bir tarafına dönecek leblebiyi (havaya leblebi atar gibi yapıp düşmesini izler) atıp tutamayacaksın.

Çaycı: Çattık yahu.

Evliya Çelebi:

(Ahmet Yesevi’ye döner. )

Dede her şeyi pek güzel anlıyorum da bu 63 yaşında toprağın altına girme hadisesi tam olarak neydi anlatır mısın?

(Söylediği anda kazma sesi tekrar gelmeye başlar.)

Ahmet Yesevi:

Toprağa değil evlat, yıllarca yanlış anlattılar. Toprağa girmek demek ölmek demek değildir, toprağa girip insanlarla ilişkileri kesmek değildir.

Eğer öyle olsa idi yeryüzünde 64 yaşında Müslüman kalmazdı.

Sadece yeryüzünde yaşamayı kendime ar ettim, yerin altına indim. Toprağa yakın oldum, toprağa yakın oldukça Allah’a yakın oldum. Sen ne sanırsın, bıraktık da dünyayı köşemize mi çekildik?

Cuma günleri dışarı çıkar namazımızı eda ederdik, namazdan sonra insanlarla konuşur dertlerini dinlerdik, mevlanın verdiği gücü insanlar için harcardık.

Yeraltında talebelerimi eğittim, nefesimiz devam ettikçe Allah yolunda meşveret kıldık dostlarla.

 

(Ahmet Yesevi anlatırken çaycı inanmadığını belli edecek hareketler yaparak el sallamaktadır)

Çaycı:

Bizde şimdi yerin altında yaşıyoruz Allah’a yakın mıyızdır hocam?

Evliya Çelebi:

Sen başıma bela mısın arkadaş, şu konuştuğu laflara da bir bak hele. Ulen gurra sen kim yeraltında zikir etmek kim?

Çaycı:

Bizim ev kot 4’te vallahi. Apartmana girince 4 kat yerin altına iniyoruz, belki de daha çok yaklaşmışızdır Allah’a.

Hem sadece ben değil ki insanların çoğu yerin altında yaşıyor özellikle de kadınlar.

Evliya Çelebi:

Yoksa sende mi kadınlar üzerinden mübarek dedeme iftira edeceksin?

Çaycı:

Ne iftirası gerçeği söylüyorum. Büyük büyük alışveriş merkezlerinin alt katları var yerin altında oraya gidiyor kadınlar. Giderken de yerin altından trenle gidiyorlar. Bir de mağazaya girince tamamdır, vakit akşamı bulur. Yani ömürlerinin yarısı yer altında geçiyor

Evliya Çelebi:

Tühh senin sıfatına. Biraz utanman olsa iki tane büyüğünle şu lafları konuşmazsın.

(o sırada çaycının telefonu çalar. Kulaklığı takar kulağına, bir eliyle de sus işareti yapar.)

Çaycı: Buyur hanım.

Evliya Çelebi: Sensin hanım.

Çaycı: Bir dur dede.

Evet, evet, evet, tamam tamaam akşam gelirken alırım, öptüm.

Evliya Çelebi:

Kimi öpüyon len sen kefere!

(Deyip kulaklığı boynuna dolar.)

(Ahmet Yesevi oturduğu yerden kalkarak gelir Evliya Çelebi’yi uzaklaştırır.)

Evliya Çelebi:

Nerde hanımın, hani nerde, nerde?

Çaycı:

Sana ne be adam!

Evliya Çelebi:

Bana söyledin o lafları değil mi? Birde hanımım diyor şuna bak.

Nerde dedim hanımın?

Çaycı:

Telefonda konuştum arkadaş yahu, hiç mi telefon görmedin hayatında?

Evliya Çelebi:

Nasıl yani(Telefonu eline alır, evirir çevirir.)

Bununla mı konuşuyorsun hanımınla?

Çaycı:

Evet tabi, istersen başka birini daha arayayım sen konuş?

Evliya Çelebi: Ara bakalım ananı.

Çaycı:

Yuh, anam nerden çıktı dede?(Sinirlenmiştir.)

Evliya Çelebi:

Sen dedin ya arayayım diye, ben de ara diyom işte.

(Çaycı artık iyice sinirlenmiştir.)

Çaycı:

Naaaa zaman didim hacı, naaa zaman?

(O sırada Evliya Çelebi etraftaki eşyaları eline alıp bakmaktadır.)

Evliya Çelebi: (İrkilir, geri çekilirken eşyaları görür.)

Bu eşyaları nerden buldun sen?

Çaycı:

Benim eşyalarım, hem ben sana küstüm bırak onları.

Evliya Çelebi:

Ne küsmesi len, çocuk musun sen?

Bu eşyalar benim eşyalarım, bu heybeyi rahmetli anam örmüştü gurbet diyarları gezmeye çıkarken.

(Ahmet Yesevi de orada bir rahle bulur ve eline alır)

Ahmet Yesevi:

Bu da benim rahlem. Mübarek hocam Yusuf hemedani beni halifesi seçerken bırakmıştı.

Çaycı:

Nasıl yani, bir dakika bir dakika.(Kalkarken çayı dökecek gibi olur.)

Evliya Çelebi: Çayı dökeceksin çayı, beceriksiz mendebur. Söyle bakalım çay nerden gelmektedir.

Çaycı: Nerden bileyim, ben sadece iyi içerim.

Evliya Çelebi: Çayı ilk dedem içmiştir. Ondan sonra da milli içeceğimiz haline gelmiştir. Mübareğin yorgunluğunu alınca duacı olmuş çay için. Bak şimdi herkes içiyor biz de içiyoruz.

(Evliya Çelebi konuştuktan sonra ayağı kalkar ve düşüncelerini kendinden emin ve kesin bir şekilde dillendirir.)

Evliya Çelebi:

Evet evet bunlar bizim zamanların eşyaları. Kesin kesin

Ahmet Yesevi:

Belki de bizim zaman eşyaları.

Çaycı:

Nasıl sizin zamanın eşyaları

Evliya çelebi: Basbayağı bizim zamanın işte.(Kenardaki bağlamayı eline alarak gösterir.)

Bak bu bizim tokaçtır. Anam bununla yün döver, kilim yıkar.

(Masaya vuracakken Ahmet Yesevi tutar.)

Ahmet Yesevi: o bizim kopuzumuzdur oğlum, sen ne yapıyorsun?

Çaycı: Nasıl bir milletiz arkadaş. Bir ağacı önce tel takıp çalmış sonra tellerini yolup kilim dövmüş sonra da canı sıkıldı diye tekrar enstrüman haline getirmişiz.

Bunlar benim dedelerimin, ceddimin eşyaları bazıları bin yıllık eşyalar.

Deli misiniz nesiniz, hadi gidin de işime bakayım.

(Evliya Çelebi çaycının boğazını sıkmaya başlar.)

 

Evliya Çelebi:

İzin ver ümüğünü sıkayım dede bunun.

(Ahmet Yesevi elini tutar Evliya Çelebi’nin. Ardından çaycının başını okşar.)

Ahmet Yesevi:

Aferin evladım, Allah razı olsun. Adımızı yaşatmasan da eşyalarımızı yaşatmışsın aferin.

(Çaycı bir anda değişmiştir ve değiştiği yüz ifadelerinden belli olmaktadır.)

Çaycı:

Ne oldu bana, o nasıl bir dokunuştu Allah’ım nefesim kesildi sanki.

(Eline sarılır Ahmet Yesevi’nin.)

(Ahmet Yesevi elini öptürmez çaycının başını tutup kaldırarak göz göze gelirler.)

Evliya Çelebi:

Ben sana demedim mi, bak bir şey olur, bak leblebi çorumdan sonra sende meşhur olur diye?

Ahmet Yesevi:

Evlat zaman kavramı bizler için geçerlidir, her şeyin sahibi için zamana gerek yoktur. Bize rahmet kıldı bu zamana geldik. Geldik ki bakalım neslimiz ne yapar ne işler?

Evliya Çelebi:

O, Ahmet Yesevi’dir. Türk yurtlarının piridir, Türk-i Türkân Hoca Ahmed-i Yesevi’dir. Allah’ım onu öyle güzel yaratmış ki baktıkça gönlü açılıyor insanın.

Benim de öz be öz dedemdir. Divan-ı Hikmet’i yazdı. Biliyorsun değil mi Divan-ı Hikmet’i?

Çaycı:

İsmini duydum sanki,  okumadım ama.

Evliya Çelebi:

Bu da modern zamanın yalanı mı oluyor?

Sonra diyorsunuz ki: ‘‘ne oldu bize, yok efendim nereye gidiyoruz biz?”

Daha Divan-ı Hikmet’in ne olduğunu bilmiyorsunuz bir de onu anlayacak yaşayacaksınız.

Çaycı:

Öğreten olmadı ki dede, biz istemez miyiz yoksa?

(Uygur kadının ezberden Hikmet okuması perdeye yansıtılır.)

Evliya Çelebi:

Bu kadının okuması yazması olmadığı halde nasıl ezberine almış peki? Bahane üretmek kolaydır evladım, işe yiğit gerektir.

Çaycı:

Sen kimsin peki, bari onu söyle de yanlış laf edip çarpılmasın bir tarafım.

Evliya Çelebi:

Sen yeteri kadar çarpılmışsın korkma bir şey olmaz.

Ben 17.yy Seyyahı Evliya Çelebi’yim. O mübareğin soyundan geliyorum.(Parmağıyla Yesevi’yi gösterir.)

O da Hz. Ali’nin soyundan geliyor, dolayısıyla ben de Hz. Ali’nin soyundan geliyorum.

Hey gidi Allah’ın arslanı. (Kafasını yukarı kaldırarak.)

(Ahmet Yesevi bu sırada rahlesinin yanında kaşık yapmakla meşguldür. Evliya Çelebi yanına gelip çömelir.)

Dede neden daha kaşık yontuyorsun, ver de ben yapayım. Sen nefesini boşa harcama.

Ahmet Yesevi:

Bu nefes bunu yapmakla boşa harcanmaz Çelebi oğlum. Biz de elin ekmeğiyle himmet edersek ahir zaman şeyhlerinden ne farkımız kalır.

(Biraz duraksadıktan sonra Hikmeti okumaya başlar Yesevi, O okurken Evliya Çelebi de yazmaktadır.)

Durmaz keramet satar
Ahir zaman şeyhleri
Her gün battıkça batar,
Ahir zaman şeyhleri

Farzı geriye atar,
Nafile oruç tutar,
Dini paraya satar,
Ahir zaman şeyhleri

Beline kuşak bağlar,
Sözleri yürek dağlar
Para toplarken ağlar,
Ahir zaman şeyhleri

Ağlaması göz boyar,
Her gün ayağı kayar,
Kendini adam sayar,
Ahir zaman şeyhleri

Başına sarık sarar,
Kendine mürit arar,
İlmi yok neye yarar,
Ahir zaman şeyhleri

Dünyaya kucak açar,
Zoru görünce kaçar,
Her yere küfür saçar,
Ahir zaman şeyhleri

Şeyhlik ulu bir iştir,
Hakka doğru gidiştir
Yaklaşılmaz ateştir,
Ahir zaman şeyhleri

Salih şeyhler nerdedir,
Kötüler her yerdedir,
Hak yoluna perdedir,
Ahir zaman şeyhleri

 

Mesleği olmayan adamın şerefi, bozuk kapı kilidine benzer, biraz zorladığında elde kalır. O yüzden ben günümün bir kısmında kaşık yontar, öküzümün heybesine kor sattırırım. Dergâhımıza gelen nimetler talebeleredir, bana bu kaşıkların geliri yetiyor çok şükür.

Evliya Çelebi:

Biliyorum o mübarek hayvanı duymuştum. Kaşık alıp parasını vermeyen kişinin peşinden hiç ayrılmaz, verene kadar arkasından gezermiş.

Ahmet Yesevi:

Allah’ın hikmeti işte.

(Kalkar çaycının yanına gider.)

Ahmet Yesevi:

Bunların dedelerine ait olduğunu söyledin, eğer doğruysa sende bizim ceddimizden olmuş olursun.

Peki neden bu eşyaları biriktirirsin oğul?

Çaycı:

Ey neslimin mimarı güzel insan. Baksana ben bile tanımadım seni.

Biz yeni, olgun bir nesil yetiştiremedik, bari eski neslin eşyalarını biriktireyim dedim. Onlarla yaşayıp kendimi avutmaya çalışıyorum.

Ahmet Yesevi:

Neden yetiştiremediniz?

Çaycı:

Bilmiyorum dedem, ya yöntemimiz yanlış ya da biz yanlışız bilmiyorum. Halbuki her şeyimiz var.

Ahmet Yesevi: Belki de her şeyiniz var olduğu için olmuyordur.

(Bu sırada arkadan at nallarının dar sokakta çıkardığı sesler duyulmaktadır. Ahmet Yesevi sahnenin ortasına doğru gelir. Yesevi sesleri duyar.)

Neyse, hele sen şöyle bir otur, misafirimiz var herhalde.

Ulak:

Ahmet Yesevi sen misin?

Ahmet Yesevi:

Evet benim, hayırdır.

Ulak :

Hayır hayır, sen bir söz vermişsin doğru mu?

(Ahmet Yesevi nedir der gibi bakar.)

Ulak:

Hayatta iki değerli şeyin varmış; biri oğlun biri atın. Oğlumun ölüm haberini getirene atımı da vereceğim, dünyaya ait başka sevgim yok demişsin.

Ahmet Yesevi:

Evet doğrudur. İbrahim’den haber mi getirdin yoksa?

(Ulak pis pis sırıtır.)

(Ahmet Yesevi ürkek bir sesle ulağa döner.)

Ahmet Yesevi:

O elindeki nedir?

Ulak:

Kavun kavun. Turfanda yetişmiş kavun (İğrenç bir kahkaha atar.)

(Elindeki bezi Ahmet Yesevi’ye doğru atan ulak uzaklaşır. Oradan Ahmet Yesevi beze doğru yaklaşır. Bu sırada ‘Gömdüm Oğul’ türküsü çalmaktadır. Bezi açtığında evladının başı olduğunu görür. Alır, öper, yüzü bembeyaz olmuştur, kanı çekilmiştir, olduğu yere yığılır.)

3.SAHNE

(Işıklar açılır ortada bir ocak ve etrafında Evliya Çelebi ile çaycı bulunmaktadır.)

Evliya Çelebi:

Gördün demi oğul dedemizi. O işte bu kadar sabırlı olduğu için milletimizin piri, Allah’ın sevgili kulu oldu.

Sana, belki de her şeyiniz olduğu için yeni, olgun bir nesil yetiştiremiyorsunuz demişti. Ben ne demek istediğini anlamamıştım. Bak, O her şeyini kaybetti işte. Ona rağmen eserlerini görüyorsun değil mi?

Sen hiç duydun mu hayatta iki şeyi çok sevip birisini elinden alana ikincisini veren bir insanı. O işte bizim dedemiz.

Bir de kızını o sülaleden temiz birine nikâhlasınlar diye müritlerine emir vermiş. Tek derdi kendinden sonra müritleriyle o sülale arasında kan davası güdülmemesi kardeşliğin devam etmesi.

Sen olsan o insanları affedebilir misin?

Ahmet Yesevi:

Ne yapıyorsunuz evlatlarım?

Evliya Çelebi:

Muhabbet ediyorduk dede. Buyurmaz mısın nefesini hissetmek bize lütuf olacak.

Ahmet Yesevi:

Buyuralım tabi ki.

Evliya Çelebi:

Dede, sen bu Anadolu’yu (elleriyle seyircileri gösterir) nasıl oldu böyle bayındır kıldın, sırrı nedir bize anlatır mısın? Birer tahta kılıç verdiğin dervişlerin alp olup erenlere nasıl karıştı, Diyar-ı Rum nasıl İslam’la şereflendi?

Ahmet Yesevi:

Biz Allah’ın aciz kuluyuz evladım. Ne haddimize bir coğrafyayı Müslüman kılmak. Sadece oralara eli değnekli, sırtı yamalı, Allah dostu dervişlerimizi gönderdik, onlar da Allah onlardan razı olsun gittikleri yerlerde Allah’ın kitabını ve hikmetlerini anlattılar, memleketle dertleştiler, sevmeyi sevilmeyi öğrettiler.

Çayçı:

Hıım, neye göre gönderdin peki, hangisi nereye gidecek nasıl tayin ettin dede?

(Ahmet Yesevi yavaşça kalkar, besmele çeker ve ocaktaki odunu sıcak tarafından tutarak eline alır. Bunu gören çaycı korkar Allaah diyerek kaçar.)

 

(Ahmet Yesevi eline aldığı odunu uzağa atar.)

Ahmet Yesevi:

Ey Bektaş, mübarek talebem, Nevşehir yöresinden çık da gel dergâhımıza.

(Hacı Bektaş gelir Ahmet Yesevi’nin elini öper.)

Ahmet Yesevi: Ne yaptın, ne ettin gittiğin yerleri anlat bize?

Hacı Bektaş:

Hocam Allahın bize lütfu. Yol arkadaşlarımızla birlikte giderken her şehirde birini bıraktık,ben en son odunumun düştüğü yeri buldum.Bana öyle bir yer işaret ettiniz ki gittiğim yer bir cennetti. İnsanlar vardı adamdı hepsi. Dervişler vardı beklerdi bizi.

Ahmet Yesevi:

Sen kendini anlatmayı sevmezsin Bektaş biliriz, lakin seni sana sormaktan başka çaremiz yoktur. Söyle bize iki tane gönül insanı da onlardan soralım seni.

Hacı Bektaş:

Beni bu yükten kurtardığınız için sağolun hocam.

Çağdaşlarım gönül erleri Yunus Emre ve Mevlana vardır. Onlar bizi bizden iyi bilirler pirim.

Ahmet Yesevi:

Allah razı olsun senden ki sözümüzden zerre şaşmadın, vatan kıldın gittiğin toprakları, gönül yetiştirdin, gönüllere girdin. Lakin gelmişken bir Hikmet okusan bir de hayat düsturu paylaşsan bu çocuk yol öğrense olmaz mı?

Hacı Bektaş:

Emir buyurursunuz hocam.

Hararet nârda’dır, sac’da değildir,

Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hâc’da değildir.

bu sözlerimizden bazılarını yanlış yorumlamışlar. Biz nasıl hacc’ı Mekke’yi küçümseriz bu ne hadsizliktir? Bizim hayatımızı hiç mi okumazlar,bizim hayatımız ‘‘çalışmadan geçinenler bizden değildir ve incinsen de incitme.’’ Sözleri üzerine kurulmuştur.

Ellerinizden öpüyorum, inşallah size layık olmuşumdur hocam.

(Yavaş yavaş çıkar)

 

Evliya Çelebi:

Tanır mısın dede sen Hacı Bektaş Veli’nin söylediği kişileri?

Ahmet Yesevi:

Dergâhımıza girmemişlerdir oğul. Ancak Yunus, Taptuk Emre’nin öğrencisi olan Yunus Emre, Mevlana da Bahaddin veled’in oğlu Celaleddin-i Rumi olan kişidir öyle değil mi?

Evliya Çelebi:

Evet, ama senden sonraki nesli nasıl biliyorsun dedem?

Ahmet Yesevi:

Zaman kavramı nedir ki oğul? Bir saati 60 dakika değil 30 dakika üzerinden değerlendirsek 80 yıl değil 160 yıl yaşamış olacağız. Küçük bir hesapla değişen zaman Hacı Bektaş’ımın dostları için nedir ki?

 

Ahmet Yesevi:

Bektaşımın dergâhına gelip de nefes almadığı için ömür boyu yanan Yunus, gönül eri Yunus, dergâhımızı hoş kıl, buyur gel.

(Yunus Emre sahneye girer.)

Yunus Emre:

Ey ulu kişi, hocaların hocası. Gönlünde bize de yer verdiğin için Allah razı olsun. Yüzünü görememek bizi derde düşürmüş, derman aratır olmuştu. Çok şükür yüzünüzü de görmek nasip oldu.

Ahmet Yesevi:

Ey Yunus, senin nasibin neydi. Bektaşım’la neydi meşveretiniz?

Yunus Emre:

Daha çok benim meşveretim olmuştur hocam. Allah razı olsun ki bizim yurdumuza gönderdiniz o güzel talebenizi. Duaları kabul oldu garip Anadolu insanının. Hepsini aydınlatan Hacı Bektaş’ın kapısına bir gün ben de varmıştım. Ancak garip bir köylüydüm, aç kalmıştım buğday için gelmiştim.

Buğday mı nefes mi ister diye sormuş o mübarek! Ben de ‘‘buğday’’ dedim. Sonra aklım başıma geldi ama artık nasibimiz kesilmişti, anahtarımız Taptuk pire verilmişti. Bizde Taptuk Emre’nin dergâhında boyun büktük ilim talep ettik. Rabbim dil verdi söyletti, yazdık. Ama Türkçe yazdık tıpkı sizin gibi talebeniz gibi.

Ahmet Yesevi:

Bir tane söylesen de nasiplensek ya Yunus.

Yunus Emre:

Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil

 

Bir gönülü yaptın ise

Er eteğin tuttun ise

Bir kez hayır ettin ise

Binde bir ise az değil

Ahmet Yesevi: Allah razı olsun.

Eyy Yunus bilir misin benim bir talebem vardı Süleyman?

Bir gün odun toplanacaktı talebelerin hepsi dağlardan odun toplamaya çıktı. Şimşek, gök gürültüsü tufan oluyor dışarıda. Teker çifter geldi talebeler.

Hepsinin odunu ıslanmıştı yanmıyordu. En son Süleyman geldi, onunki kuruydu, odunları yandı. Onlar yanınca diğerleri tutuştu. Yanımda Hızır (a.s.)  vardı. Nasıl kuru tuttuğunu sorduk. O da elbiselerimi çıkarttım onlara sardım dergâhımıza yaş odun getirmeyim diye dedi. Bunun üzerine Hızır (a.s.) bu gayretinden dolayı bu çocuğa Hakim ata diyelim dedi. Süleyman’ın ismi Hakim ata kaldı.

Bu hadiseyi hep senin düzgün odunları taşımana benzetmişimdir. Sizin o fedakarlıklarınız olmasa ne olurdu bu dergâhlar.

Yunus Emre:

Biz adabı sizden öğrendik pirim, sizler bizim yolumuzu ışıtan kandil oldunuz, zahmetleriniz yanında bizim yaptığımız nedir ki?

Hocam sesinizden de bir Hikmet dinlemek nasip olur mu bize?

(Artık sırayla beyit okumaktadırlar kendilerinden geçmişçesine, Çelebi not almaktadır bir yandan.)

Ahmet Yesevi:

Gerçek âşık daim diridir ölücü değil

Ruhları da yer altına girici eğil

Yunus Emre:

Âşık öldü diye sela verirler

Ölen hayvan olur aşıklar ölmez

Ahmet Yesevi:

Aşkın kıldı Şeyda beni cümle âlem bildi beni

Kaygım sensin dünü günü bana sen gereksin seni

Yunus Emre:

Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni

Ben yanarım dünü günü bana seni gerek seni

Ahmet Yesevi:

Hace Ahmed’dir benim adım dünü günü yanar odum

İki cihanda ümidim bana seni gerek seni

Yunus Emre:

Yunus’tur benim adım gün geçtikçe artar odum

İki cihanda maksadum bana seni gerek seni

 

Ahmet Yesevi:

Allah razı olsun ağzına sağlık yiğit Türkçe âşığı.

Yunus Emre:

Asıl sizden razı olsun, sizin nefesiniz olmasa nasıl yazardık bunları?

(Yunus edeple çıkar.)

Evliya Çelebi:

Dede ne güzel de kendinizden geçtiniz öyle. Yalnız birbirine çok benziyordu beyitler sanki dedem?

Ahmet Yesevi:

Evladım, gönüller bir oldu mu kelimeler beyitler nedir ki?

İşte bu alperenler olmasa nasıl olurdu Anadolu Türk İslam coğrafyası. Allah razı olsun onlardan. Mevlana’yı da çağıralım mı ne dersin?

Evliya Çelebi:

Hz. Mevlana seni Şems yerine koyar da yanarsa, ben seni nasıl bırakırım dedem?(Dedem diye ağlamaklı söyler.)

Ahmet Yesevi:

Biz onun Şemsi olamayız evladım, merak etme.

Evliya Çelebi:

Dede, talebeniz Hacı Bektaş ile Mevlana arasında çok güzel bir hadise yaşanmıştır izniniz olursa anlatmak isterim.

Ahmet Yesevi: Haydi bakalım Evliya dinliyorum.

(Evliya Çelebi öne çıkarak seyirciye oynamaya başlar.)

“Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.

Neden sonra, yapıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için ineği Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.

O vakitler dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu.

Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli ‘‘helal değildir’’ diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Konya’ya Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatır.  Mevlana hediyeyi kabul eder.

Adam aynı olayı Hacı Bektaş Veli'ye söylediğini ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu anlatıp Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der:

Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.

O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş Dergâhı’na gider ve

Hacı Bektaş Veli'ye,

Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun

sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar.

Hacı Bektaş da şöyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın

gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.

Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

Ahmet Yesevi: Ey umman gönüllü Celaleddin, buyur meclisimizi hoş kıl.

Mevlana: Pirim gönül insanı, Anadolu mimarı hoş görmüşüz hoş gelmişsiniz.

Ahmet Yesevi: senin nasibin neydi gönül insanı

Hacı Bektaş’la münasebetiniz ne idi.

Mevlana: Allah onu iki cihanda yüzü ak kılsın onu bize gönderen size güzellikler nasip etsin. Biz ondan feyiz aldık insanlara sevmeyi anlattık. Âşık olduk maşukumuzu aradık.

Ahmet Yesevi: Allah sana öyle gönül vermiş ki özlemi, sevdayı, aşkı ancak sen tarif edersin bize, buyur.

Mevlana:

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.

Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

 

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?

Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

 

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.

Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

 

Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için...

Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.

 

Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,

Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

 

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.

Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

 

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan.

Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.

 

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer;

Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.

 

Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi,

Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

 

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize,

O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.

 

Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle.

Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.

 

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı.

Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.

 

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.

Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme

Ahmet Yesevi: Sen de bizi harap ettin etme gönül dostu. Allah razı olsun.

(Mevlana geri geri çekilip çıkar.)

Evliya Çelebi: Anadolu’da pek çok müridinin izine rastladım seyahat-name adlı eserimde hepsini bir bir yazdım. Onlardan hangilerini çağıracaksın dede?

Ahmet Yesevi: Bir odun atalım bakalım nereye gidecek?

(Çelebi almaya çalışır)

(Yesevi sonunda kendi alır, odunu atar ve nasip kimdedir diye çağırır.)

Emir-i Çin Osman: Destur var mıdır kutuplar kutbu?

Ahmet Yesevi: Buyur gel gözü kara yiğidim.

Çelebi, tanır mısın Emir-i Çin Osman’ı.

Evliya Çelebi: Tanımaz olur muyum Yesevi dervişi olduğunu ben yazdım.

Bildiğime göre Çinli tüccarlar bir gün gelip sizden ülkelerindeki 7 başlı ejderha için yardım talep ettiler. Siz de gözü pek müridiniz Osman’ı gönderdiniz. Ejderhayı öldürüp gelince Emir-i Çin adını verdiniz artık öyle anılmaya başlandı.

Emir-i Çin Osman: Abartma Çelebi, bizim yaptığımız bir şey yoktur, rabbimin güç verdi biz de kullandık abartma.

Ahmet Yesevi: Neydi nasibin anlat hele Osman?

Emir-i Çin Osman: Rüyamda bana işaret ettiğiniz gibi köyden gelip geçen tüccarları öldüren halkı irşad için gitmiştim.

Odunun düştüğü yeri yurt ettik, zamanla insanlar gelmeye ilim talep etmeye başladılar.

Etraf büyüdü ismimizi verdiler bizden sonra.

Ahmet Yesevi: Allah razı olsun Osman’ım.

Bak çok yiğit biriydi bu giden kişi Çelebi haberin olsun.

Evliya Çelebi: Gittiği yer onun için yiğitler diyarı diye anılıyor demek ki dede.

Ahmet Yesevi: Öyle mi?

Evliya Çelebi: Şimdi adı Yozgat, onun zamanında Bozok’tu. Cephelerde kahramanca savaşıp yiğitçe öldükleri için öyle anılıyorlar.

Ahmet Yesevi: Boşuna mı yiğidimizi oraya gönderdik?

Evliya Çelebi: Başka ne yiğitler göndermişsin dedem? Hint kıtasından İdil boylarına Çin Seddi’nden Tuna kenarlarına kadar onlarca âlim yetişmiştir. Hepsini çağırmaya gücümüz yetmez lakin isimlerini bari söyleyelim.

Niyazabad'da Avşar Baba, Merzifon’da Pir Dede, Bulgaristan Varna-Batova'da Akyazılı sultan, Bursa'da Geyikli Baba, Antalya’da Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'nda Horos Dede, Tokat’ta Gaj-Gaj Dede, Zile’de Şeyh Nusret, Amasya’da Baba İlyas.

Ahmet Yesevi: Bunlar sadece senin yazdıkların oğul, diğerleri benim kalbimde yaşıyor, ismini kimse bilmese bile ben dua ederim her gün onlara.

Bizim çaycı nereye gitti, o kadar soruyordu nasıl yurt ettik diye.

Evliya Çelebi: Odunu eline alınca korktu kaçtı. Ne yalan söyleyeyim ben de zor tuttum kendimi.

Ahmet Yesevi: Hadi gidip onu bulalım.

4.SAHNE

(Evliya Çelebi koşa koşa sahneye girer arkasından Ahmet Yesevi ve Çaycı da.)

Evliya Çelebi: Köz bitmiş dede köz bitmiş!

Çaycı: Ne oldu ki buna şimdi?

Ahmet Yesevi: Ne olacak, söndürmüşsünüz yanan ocağı. Ocak bizde her şeydir, ocak dumanın tüttüğü aşın piştiği gönlün kızdığı yerdir. Ocağımızı batıracaksınız derlerdi hep ama ilk defa ocağın battığını gördüm

Evliya Çelebi: Ne oldu da battı ocak dedem, az önce ne de güzel yanıyordu.

Ahmet Yesevi: Az önce saydığımız hiçbir müridim gittiği yerde kötü zamanlarla savaşıp mağlup olmadı. Ama saymadığımız yerlerde ne oldu da ocaklar söndü, onu siz benden daha iyi bilirsiniz.

Evliya Çelebi: Nereyi saymadık ki dedem?

Ahmet Yesevi: En batıya giden talebelerimi. Onlar mezarlarında rahat değiller mi yoksa?

Evliya Çelebi: Filibe’de kıdemli Baba Sultan, Deliorman’da Demirci Baba, Rumeli’de Sarı Saltuk vardı müridlerinizden bildiğim kadarıyla.

Ahmet Yesevi: Evet onlar var. Niçin onlar da Hacı Bektaş gibi Gıj Gıj Dede gibi Emir-i Çin Osman gibi rahat uyumazlar?

Evliya Çelebi: Onlar artık bizim olmayan topraklardalar dede.

Trakya’yı yurt ettiler lakin biz yurt deyip tutamadık elimizde. Allah bizi affetsin, onlar da haklarını helal etsinler.

Ahmet Yesevi: Demek ondan hiç isimlerini bile saymadın.

Evliya Çelebi: Sen üzülme diye saymadım dedem. Orada yaşayan kardeşlerimizin acısına her gün yanarız ancak şu anda bundan başkası gelmiyor elimizden.

Ahmet Yesevi: Doğru, gelse onlar da dilinizde olur, önünüzde olur yol gösterirdi. İsimleri cisimleri yok olmuş.

Evliya Çelebi: Tamam dede otur sakinleş biraz, bizim milletimizin ocağı ne zaman sönmüş ki şimdi sönsün. Elbet can vereceğiz ateşe.

Ahmet Yesevi: Nasıl can vereceksiniz. Ortada seccade yok siz kıble arayıp duruyorsunuz. Nasıl inanayım size.

Muhammed Şerif’ten ne haber?

Evliya Çelebi: İyiler çok şükür dede

Ahmet Yesevi: Onu neden saymadın peki?

Evliya Çelebi: Unuttum dede, hadi biraz dinlen onu da sonra anlatayım.

Ahmet Yesevi: Oğlum, ceddimizin son erkeği, sen bari doğruyu söyle, benim doğduğum topraklar ne halde şimdi, doğu Türkistan ne halde şimdi? Oraya Muhammed Şerif’i göndermiştim.

(Evliya Çelebi Çaycıya sus işareti yapmaktadır.)

Çaycı: Haberler hiç iyi değildir dedem.

(Seyircilere döner; siz biliyor musunuz, siz söyleyin Allah rızası için oradaki neslimiz ne âlemdedir? Seyircilerin yanına iner, tek tek yüzlerine bakar.)

(Perdeye resimler yansıtılmakta ‘‘Güzel Türkistan’’türküsü çalmaktadır.)

(Türkü bittikten sonra Ahmet Yesevi doğrulur.)

Ahmet Yesevi: Bu mu sizin kardeşliğiniz, bu mu Müslümanlığınız, böyle mi sahip çıkacaktınız bu ata ocağına?

Evliya Çelebi: Her yerden yükleniyorlar dede, milletimizde güç bırakmadılar.

Ahmet Yesevi: Bu millet istemediği sürece kimse gücünü elinden alamaz. Bu gücü bu millete Allah bahşeylemiştir.

Hiçbir şey için kan dökülmez ama vatan için kanlar oluk oluk aksa kim ne diyebilir.

Müslüman kanının aktığı dünyada siz ne derdinde yaşıyorsunuz o zaman?

300 garip kandilin aydınlattığı sokakları, 300 milyon kişiyle lamba olup ışıtamadınız mı?

Çaycı: Kolay değil o kadar dede.

Ahmet Yesevi: Kim dedi ki kolay olduğunu? Ama kolay olsa da yapamazsınız siz. İmanınız tazeliğini kaybetmiş sizin. Her şeyi güçle, orduyla yapacağınızı düşünüyorsunuz. Hâlbuki kaleleri fetheden ordulardan önce gönülleri fetheden dervişler İslamiyet’i yaymıştır.

Buraya gelirken minarelerle, mescitlerle yarıştırdığınız binaların arasından geçiyordum, iki komşunun sesini duydum. Birbirlerine güvercinleri şikâyet ediyorlardı. Avlularını kirletiyormuş.

Bu zamanda hayvanlara bile merhamet göstermeyen sizlere Allah merhamet gösterir mi ha?

Yolda çöp tenekelerini karıştıran bir kız evladı gördüm.

Onun yaşındakiler evleniyor sokakta pahalı göynekler giyiniyorlardı ama o çöp topluyordu.

Bunu kendinize yakıştırıyor musunuz? Bir kız çocuğuna bakacak gücünüz yok, kalkmış bir de biz geleceğin süper gücü olacağız dağıtıyoruz diyorsunuz.

Neyi hak ediyorsanız öyle yaşarsınız.

Evliya Çelebi:

Dede haklısın, elbette haklısın ama bu nesli uyuşturdular. O kız evladının topladığı domatesleri gördün mü ? domatesten başka her şeye benziyordu. Yedikleri ekmekten içtikleri suya kadar oynadılar bunlarla. Taa bizim zamanlarımızdan başladılar bunu değiştirmek için. Ellerinden bizi aldılar tarihlerini aldılar, bir şeyi yapma inançları kalmadı çünkü atalarını tanımıyorlar.

Ahmet Yesevi:

Şimdi tanıyorlar işte. Biz neden buradayız? İşte bunun için. Mesele düşmanın ne yaptığında değil ev sahibinin ne kadar dirayetli, çalışkan olduğudur. Siz çok konuşur olmuşsunuz. Hâlbuki bir insan çok konuşuyorsa ya yalan konuşuyordur ya da boş konuşuyordur. Çok konuşmak nefsi bileyler. Bunlar nefislerine esir olmuşlar. Oysa nefis köpektir, onunla uğraşmaya gelmez.

Evliya Çelebi:

Ne yapmalı o zaman dede?

Ahmet Yesevi:

Sahibiyle iyi geçinilsin yeter. Bundan başka bir şey gerekmez size. Sahte şeylerden, zamane âlimlerinden öğüt almayı bırakın, Allah rızası için başlayın Allah rızası için işleyin.

Evliya Çelebi:

Biz gidince bunlar kendi kendilerine düzelirler mi dede?

Ahmet Yesevi:

Onlara kalmış bir şey o. İster kendilerine gelir ataları gibi dünyaya adalet götürürler, isterse kahrolan onlarca kavim gibi tarihe karışırlar. Biz her zaman dua ederiz ki ilk dediğimiz olsun diye ama çalışmadan edilen duanın faydası yoktur.

(Ahmet Yesevi tekrar kaşık yapmaya başlar.)

Evliya Çelebi:

Sen bile hala kaşık yontarken bu nesil nasıl çalışmalı ki atalarına yoldaş olsunlar.

(Ocak bir anda yanmaya başlar.)

Evliya Çelebi:

Dede dede yetiş, ocak tekrar yanmaya başladı.

Ahmet Yesevi: Nasıl oluyor, ne oldu ki sen mi bir şey yaptın?

Evliya Çelebi:

Bizim gücümüz ne ki sönmüş ocağı tekrar diriltecek dede?

Ahmet Yesevi:

Öyleyse burada birileri var bizi dinlemişler.

Evliya Çelebi:

Yoksa senin çay ocağındakiler mi dinledi Veysel?

Çaycı: Yok dede, kapıyı kapattım, sizi pür dikkat dinlemek için.

Ahmet Yesevi:

Buradan bir ses geliyor sanki.

(Yaklaşır seyircilere doğru nefes alışverişlerini dinler, bir tane çocuğu ellerinin arasına alıp alnından öper.)

Burada koca bir gönül ordusu bizi dinliyormuş. O ocağı bunların gönülleri yakmıştır Allah’ın izniyle.

(Başını yukarı kaldırarak seyircilere sormaya başlar. Üç kere sorar)

Bu ocağı ilelebet, canlı tutmaya gücünüz var mı evlatlarım?

(Seyircilerin cevabından sonra Allah razı olsun der sahneye çıkar.)

Ahmet Yesevi:

Böyle bir nesil vardı bu dünyada, hem de yanı başımızda sen neden dert çekiyordun a oğlum?

Çaycı:

Dedem, henüz bir araya gelip bir türkü bile okuyamıyoruz, herkes ayrı bir telden çalıyor. Daha senin hayatını bile sahneleyemedik. Kendimize bir türlü güvenemiyoruz ki başkalarının cesaretlerinden güç alalım.

Ahmet Yesevi:

(Bir yandan başındaki sarığı açmaya çalışır bir yandan konuşur)

Her zaman hatamız bu değil midir? Kendi eksikliklerimizi başkalarının fazlasıyla tamamlamadan vazgeçmek.Neyse benim durduğum yeter artık gerisi size kalmış. Birbirinizi sevin, severek iş yapın, o zaman her şeyi başarırsınız. Rabbinize bağlanın ona âşık olun. Korkarak ibadet etmeyin. O bir kölenin ibadetinden farksızdır. Sevdiğiniz için başınızı eğin kalbinizle Allah’ı arayın. Daim onu zikredin. ‘‘Halvet der encümen’’ gereğince insanlar içerisinde yalnız kalıp Allah’la beraber olun. Bu tasavvufun temel şartlarından biridir.

(Bir yandan da başındaki sarığı çıkarmaya başlamıştır.)

Evliya Çelebi:

Ne yapıyorsun dede, onu neden çıkarıyorsun?

Ahmet Yesevi:

Bu bütün dervişlerimin ve benim başımda duran sarık görünümünde kefendir.

Bunları talebelerim takarlar, bir de ellerine değnek alıp tüm diyarları gezer, gönül ararlar. Eğer Allahın rahmetine kavuşup tenleri ölürse gönüllerini bu kefenle sarıp toprağa girerler. Yani hayat bu kadar yalındır.

Sizin bu ocağı sonsuza dek yakmanızın tek çaresi bu yalınlıktır.

Evliya Çelebi:

Nereye dede?

Ahmet Yesevi:

Yaş oldu 63 bu yaştan sonra yer üstünde kalmak bize ar gelir. Bundan sonraki ömrümüzü yerin altında geçireceğiz. Her nefese bin yıl borç varken yer üstünde, borcumun binde birini ödemeye çalışacağım yer altında.

Evliya Çelebi:

Dede, beni de talebelerin gibi yanına alsan olmaz mı?

Ahmet Yesevi:

Tut kolumdan gidelim işte. Hadi Allah’a emanet olun dediğimi unutmayın.

Halkı sevin onların güneşte gölgesi, soğukta kaftanı, kıtlıkta ekmeği olun.

Evliya Çelebi:

Veysel, bizleri unutma sazınla dünyaya hikmetlerimizi oku,

ata mirası olan kültürümüzü tüm dünyaya duyur.

(Çaycı, yani Âşık Veysel benim sadık yârimi okurken onlar sahneden ayrılırlar.)

(sahnenin arkasından ağır bir tonda şu beyit duyulmaktadır.

“Kul Hoca Ahmed ibadet eyle, ömrün bilmem kaç yıl,

Aslını bilsen su ve toprak, yine toprağa gider ha.”)

Işıklar söner….

Kaynak: http://kusluktayazarlar.com/dosyalar/piriturkistan.htm

 


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.