Kültür Sanat ve Edebiyat

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Paylaş

Kültür Sanat ve Edebiyat

İnsan İsrafı Tehlikeli ve Zararlıdır

Fikir/düşünce insanının kolay yetişmediği ve çok kıt olduğu bir ülkede Alev Alatlı'yı hafife almak doğru değil. Bir yazarın, mütefekkirin bütün fikirlerine katılmayabiliriz, noksanları da olabilir yanlışları da. Bunlar o kişinin değerini azaltmaz. Ben de her konuda Alatlı ile aynı fikirde değilim, böyle olduğu için Alatlı'dan öğrendiklerim var, farklı bir gözle meselelere bakıyor olması sayesinde benim bakışımı da zenginleştiriyor. Alatlı iyi bir yazardır, bilgilidir, ufuk ve vizyon sahibidir. Kurduğu Kapadokya MYO başarılı bir hizmettir, Batı ve Doğu'nun klasik metinlerini neşretmeleri de öyle.

İnsanları bu kadar kolay eleştirmek/harcamak kime ne kazandırır bilmiyorum, insan israfı en tehlikeli/zararlı israftır.

Devamını oku...
 

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü

 

 

İnsanlıkla yaşıt bir bilim dalı olan biyografi, toplumların sosyal ve kültürel gelişmişliğinin de önemli göstergelerinden biridir. Bu anlamda dünyanın en zengin biyografi geleneği, İslam medeniyetine ve dolayısıyla onun önemli bir parçası olan Türk toplumuna aittir. Özellikle Osmanlı Dönemi, başta şair biyografileri olmak üzere, bilginler, devlet adamları, hattatlar ve musikişinaslardan çiçek yetiştiricilerine kadar her konuda, pek az topluma nasip olacak zenginlikte bir biyografi geleneğine sahiptir.

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi, başlangıçtan 20. yüzyıla gelinceye kadar Türk edebiyatına ait şair ve yazarların biyografilerini modern biyografi anlayışına göre ele alacak bir çalışmadır. Proje, Genel Ağ ortamında bütün dünyanın hizmetine sunulacak ve yazılan maddeler belirli aralıklarla yeni araştırmalar ışığında güncellenecektir.

Proje ile, daha önce Halûk İpekten, Mustafa İsen vd. tarafından hazırlanan Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü (Ankara 1998) adlı çalışmada tespit edilen 3180 ismin, 7000 civarında şair ve yazar sayısına ulaşacağı öngörülmektedir. Bu sayıya Orta Asya sahası dâhil değildir. Bu şekilde daha önce tezkirelerde gündeme gelmemiş ama eserleriyle edebiyat dünyasında var olmuş isimlerin tanıtılarak, bu zengin birikimin kütüphanelerin tozlu sayfalarında kalmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. Böyle bir çalışmanın Genel Ağ ortamında erişime açılması, Türk edebiyatıyla ilgili değerlendirme süzgecinden geçmiş, doğru, güvenilir, bilimsel bilginin yararlanıcılara etkin bir şekilde ulaştırılmasının önünü açmış olacaktır.

Devamını oku...
 

Ondördüncü Asırdan Bu Yana Türk İçtimai Müesseselerine Kısa Bir Bakış

ONDÖRDÜNCÜ ASIRDAN BU YANA TÜRK İÇTİMAİ MÜESSESELERİNE KISA BİR BAKIŞ

Kâh ağır kâh sür'atli akan bir sel gibi, devamlı ve bereketli çağıltılarla Ortaasya'dan Anadolu'ya yürüyen Türklüğün içtimaî hayâtını, elde çok sağlam vesikalar dahî olsa, devirlere ayırmak, bir zinciri halkalarından çözerek, devam ve teselsülünü kesmek demek olur.

Târih ve zaman, durdurulup dondurulamayacağına göre, içtimaî tekâmül ve hassasiyetin de yürüyen çağlarla beraber bâzı kayıpları ve kazançları olacağı aşikârdır. Ancak bu değişmeyi cevher ve prensiplerde değil, şekil ve suretlerde görüp, tesbît ve kabul etmek gerekir.

Onun için de XIV. Asırdaki Türkün hayâtı ile XVI. Yüzyıldaki Türkün hayâtı, ana  hatları  ve temel  görüşleri   ile, târihî ve an'anevî bir uzayış ve devamdan ibarettir.

Türk cemiyetinin bu sosyal nizamlar ve prensipler örgüsü, asırlar boyu bir içtimaî îman olarak, Tanzimat'a kadar hükmünü ve fermanını yürütmüştür.

Ancak, devletin kumanda köprüsünden gelen fakat ilmî ve millî değerden mahrum, bu bilir bilmez inkılâpla ardına kadar Garb'a açılan kapıdan, bin yıllık içtimaî ve târihî kıymetler sistemi cansız bir ceset gibi dışarı fırlatılırken, Garbın sosyal nizamları da, fâtihâne bir gurur ve bir zafer edası ile içeri girmiştir.

Türklerde Âîle

Suya atılan bir taşın merkezden muhite yaptığı halkalar gibi, en az bin yıllık Türk içtimâi hayâtının da dâima bir noktadan, memleket sathının bütününe doğru yayılan bir genişleme ve tesir merkezi vardır:  Aile.

Islâmiyeti kabul etmiş bütün Türk diyarlarında, dînin getirdiği unsurların teklif ve tavsiyeleri istikametine teveccüh edilmişse de, Türkün aile bünyesi, her zaman târihî çizgilerine sâdık kalmış ve millî ananesini muhafaza etmiştir. Onun için de Türklerde aile müessesesi, asırlar boyu huyunu, âdetini, görenek ve geleneğini devam ettirmiştir. Sanki tek meş'aleden tutuşturulan yüzlerce meş'ale gibi, her asırda ve her devirde elden ele, dilden dile, gönülden gönüle emânet ettiği millî ve târihî yapısından tek taş düşürmeden, kal'e metanetini muhafaza eylemiş ve mahremiyetini bozucu unsurlardan kendini korumasını bilmiştir.

Devamını oku...
 

Sevgi'ye Dair

SEVGİ'YE DAİR

Birini sevmeniz, sizin sevdiğiniz kişiye lütfunuz değil, Allah'ın size lütfudur. Sevdiğiniz kişide hoşlanmadığınız bir şey görüp veya öfkelenip "artık seni sevmiyorum" derseniz onu değil kendinizi cezalandırırsınız; hem Allah'ın lütfuna karşı nankörlük etmiş hem de sevgiden kendinizi mahrum etmiş olursunuz. Hakiki sevgi işporta malı değildir, pazarlığı olmaz; pil gibi değil güneş enerjisi gibidir, üç günde tükenmez. Fiyatı pahalı bulmaya başladıysanız veya sevginiz pil gibi tükendiyse, siz zaten sevginin ne olduğunu bilmiyorsunuz, sevgiyi yaşamamışsınız demektir. Uranyum-238'in radyoaktif yarılanma ömrü bile 4.6 milyar yıl iken üç günde tükenen duyguya "sevgi" demek mümkün mü? Sevgiyi başkasına karşı lütuf veya ceza olarak görmekten vazgeçip, "hakiki insan" olma yolunda uranyum gibi tükenmez bir enerji ve hayat kaynağı haline getirebilirsek yolculuğumuz başlamış demektir.

Devamını oku...
 

Bu münacaat Adlî mahlasıyla şiirler yazan Sultan II. Bayezid

Dönemin en güçlü devletinin başındaki adam, Allah karşısında aciz bir kul olduğunu hatırlıyor, elbette böyle bir insandan hiçbir zaman adaletsizlik sadır olmaz ve adlî mahlasını fazlasıyla hakkediyor.

"Ben itdüm anı kim bana yaraşur
Sen eyle anı kim sana yaraşur"
Adlî

Ben bana yaraşanı yaptım. Sen de sana yaraşanı yap, Allah'ım. (Ben bir insan olarak bana yaraşanı yaptım. Yani günah işledim, sana layık bir kul olamadım. Sen de sana yaraşanı yap. Yani bana merhamet et, beni bağışla) S. Okuyucu

Şiirin tamamı

Hudâyâ Hudâlık sana yaraşur

Nitekim gedâlık bana yaraşur

[Allah’ım Allah’lık Sana yaraşır. Nitekim fakirlik, dilencilik, kölelik bana yaraşır]

Çü sensin penâhı cihan halkınun

Kamudan Sanâ ilticâ yaraşur

[Madem Sensin sığınağı dünya halkının. Herkesten Sana sığınmak yaraşır.]

Şeh oldur ki kulluğun itdi senün

Kulun olmayan şeh gedâ yaraşur

[Şah, sultan, odur ki Sana kulluk etti. Kulun olmayan sultana; yoksulluk, düşkünlük, kölelik yaraşır.]

Devamını oku...
 

Sait Başer’le ropörtaj

TÜRK, “TÖRELİ” DEMEKTİR

Türklerin İslamiyet'i kabul etmesinden önce de İslam'a yakın bir inanca sahip oldukları bugün artık biliniyor. Dr. Sait Başer, Türk Tarihi'nde Kut ve Töre kavramları üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. Töre'nin bugün anlaşıldığı mânânın çok dışında bir derinliğe sahip olduğunu savunan Dr. Sait Başer’le konuştuk:

Özellikle tarih üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Dr. Sait Başer, Türk Milleti'nin tarihinde Töre'nin çok mühim bir yeri olduğunu hatırlatarak "Bugün yaşanan sıkıntıların temelinde devlet anlayışımızdanTöre'nin çıkarılması yatar" diyor. Dr. Sait Başer, Türkler’in tarih boyunca Töre'ye bağlı kaldıklarını ve devletlerini de Töre esasına göre kurduklarını söylüyor.

Ekrem Kaftan’ın Sait Başer’le yaptığı ropörtaj

Soru: Eski Türkler’in şaman olduğuna dair iddialar vardır. Siz bunun doğru olmadığını söylüyorsunuz?

BAŞER: Türkler’in şamanist olduğu iddia edilir, fakat şamanlık bir din değildir. Şamanlığın ne olduğunu merhum İbrahim Kafesoğlu Eski Türk Dini adlı çalışmasında anlattı. Orada gösterdi ki şamanlık bir din değildir, bütün insan topluluklarında tarih boyunca görülen bir takım batıl itikadlar toplamıdır. Yani Hıristiyan dünyasında da, İslam dünyasında da, diğer dinlerin yaşandığı coğrafyalarda da şamanizme atfedilen unsurlar mevcuttur. Bu cincilik, sihirbazlık, büyücülük karışımı bir şeydir. Eski Türkler arasında da, yeni Türkler arasında da bu unsurlar hep vardır. Şimdi nasıl cincilik var, medyumlar var, şamana atfedilen fonksiyonlar bunlardan ibarettir. Eski Türkler’in bir dini varsa bu dinin adının şamanizm olması zaten mümkün değildir. Çünkü şamanizm 19. asırda adı konulan bir şeydir. Daha ziyade Radlof'un Sibirya'da yaptığı araştırmalar sonucunda 19. asır bulgularının bütün tarihe teşmil edilmesi gibi bir hatanın sonucudur.

Soru: O halde eski Türkler’in dini neydi, veya sizin Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre'den Sevgi Toplumu'na isimli kitabınızda bahsettiğiniz Töre neydi?

Devamını oku...
 

Muhabbetin İçtimâîleşmesi Veyâ Töre İle Türk Olmak

Sevgili okuyucu! Sen, eline kalem alıp yazan, yazmayı düşünen gelmiş geçmiş bütün müelliflerin adı belirsiz, olgunlukla mütekâmil, müsâmahası engin, halden anlar, büyük kederlere ve sevinçlere ortak olabilen geniş kavrayışlı bir şahıssın. Birçok büyük mütefekkir, kendi devirlerinde yakınları, yaşadıkları toplumun ileri gelenleri tarafından anlaşılmasalar dahi kaleme sarılır ve nerede, nasıl, ne zaman yaşadığını bilmedikleri sana içlerini dökmekten kendilerini alamazlar. Sen o yazarın yakını veyâ çağ dışı yaşamak zorunda değilsin. Düşünüyorum da bunca büyük gönüllü insanın muhâtabı olan sen, belki de tarihin en kayda değer meçhul kahramanısın.

İnsanda bir yerlerde saklı, sadece kendine âit tutmak istediği mahrem dünyalar bulması pek tabiî görünür. Fakat gene insanda en büyük duygu, fikir, icat, keşif birikimlerini deşifre edip hemcinsleriyle paylaşma ihtiyâcı da baskın bir rûhî taleptir. Bu iki kutsî hal arasındaki çelişki senin şahsında muvâzenesini bulur. Gerçi yazan en mahrem duygularını, meselelerini ortaya döktüğünü zannetse de çok defâ cemiyet o gönül dağını ne görür ne de duyar… Ama ey aziz okuyucu! Senin karşında, bir fikrin çilesini çeken insan, kuytu mâbet köşelerinde en içten, en niyazlarını Rabbine döken âşıklardan farklı değildir. O, senin şahsında bir itminan duygusunu yaşar.

Aslında tek tek bildik sîmâlar değildir okuyucu. Okuyucu bir ma’şerî şuurdur. Ve yazı zamâna rehin edilmiştir. Yazı, ebediyet demektir. Okuyucu bu ebediyyetin sâhibi sıfatıyla yazarın karşısına, halde e bütün gelecek zamanlarda yaşayacak insanlık âilesi nâmına çıkar.

* * *

Hz. Yusuf’a kardeşleri bile dost değildi. Onu kandırıp çöl ortasında bir kuyuya atarak ölüme terk ettiler. Ama Yusuf kardeşlerinden görmediği sevgi ve alâkayı Züleyhâ’dan ve hattâ daha sonra bütün Mısır halkından doya doya gördü ve yaşadı.

İnsanlar sâdece yaşama içgüdüsüyle mi bir arada bulunma ihtiyâcındadırlar? Âileyi câzip kılan sadece kan bağımıdır? Yoksa o ocakta, insanın ezelî ve fıtrî yönelişi olan muhabbet en tabiî tezâhürleriyle yaşandığından mı vazgeçilmez ilk toplum örneğidir! Âile, anne babanın ivazsız garazsız sevgileri etrâfında, sürekli çevresindekileri rahatlatan ferâgatleri sâyesinde şekillenen ilk sosyal birlik. Âile, ancak özünde gönlünden sevgi kaynayan bir merkezin bulunduğu sevgi ocağı ise mânâlı toplum örneği olabiliyor. Aksi taktirde, arada birinci dereceden kan bağı bulunsa dahî bu, paylaşacak, ortaklaşa yaşayacak sevgileri tükenen insanların berâberliklerini sürdürmelerine yetmiyor. Aynı mantık, içinde barındığımız her cins topluma şâmil kılınabilir. İnsanları bir arada tutan en mühim güç sevgidir. Tarih boyunca yaşanmış berâberlikler dâimâ şu veyâ bu seviyede, şu veyâ bu mâhiyette sevgiler üzerine binâ edilegelmiştir.

Devamını oku...
 

Devlet Kavramına Dair

"...İki tür devlet var. Biri milliyetçi/muhafazakar kesimin (büyük ölçüde ben de öyleyim) idealist "Devlet" anlayışı. Bu anlayışta devlet "ana"dır, "talih"tir, "ya devlet başa ya kuzgun leşe" ifadesindeki gibi adalet, güvenlik ve düzen'dir... Millet/halk olarak arzu ettiğimiz, ihtiyaç duyduğumuz maddî ve manevî değerleri ifade eder. Bir de reel, fiilî "devlet" vardır. Bu ikisinin ayrımını doğru biçimde yapabilirsek farklı düşünüyor gibi göründüğümüz pek çok konuda aslında çok benzer fikirlerimiz, taleplerimiz olduğu anlaşılır. Bu ayrım idealistler tarafınan yapıl(a)madığı için devletin pek çok yanlışı, günahı, zulmü savunulması gereken meziyetlermiş gibi açık veya zımnen kabul ediliyor. Liberal/sol yaklaşım ise devlet'in her türlü yanlışında takındığı tutum ve söylemleri işe sanki Devlet düşmanı imiş gibi bir görünüm sergiliyorlar. Kendi adıma, reel/fiilî devlete dair her türlü eleştiriyi doğru ve gerekli görürüm.."

"Devlet" konusu senin de iyi bildiğin gibi içinden kolay çıkılır bir mesele değil. Tarih boyunca tarif edilmeye, kurulmaya, yıkılmaya, ele geçirilmeye, yönetilmeye çalışılmış, tamamen reddedenler olmuş ama dönüp dolaşıp Hegel'in Tanrı-devlet'i olarak karşımıza çıkmış. Akademik tarifleri bir yana bırakalım, Türk milleti için devlet şu sözlerdeki nesnedür: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi." (Yazıldığı günden bir tek Allah kulu çıkmamıştır "amca sen ne diyon ya, yok öyle şey" diyen) Diğeri de: "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!" Milliyetçi biri için devlet: Çocuklarının aşı, eşinin namusu, adalet, huzur, nizam, hürriyet, alnını secdeye korkusuzca koyabilme... ve benzeri şeylerdir. Dünyada bizden başka çocuklarına Devlet adını koyan bir toplum var mı acaba? Senin devlet kavramına yüklediğin anlamlar daha ziyade batının geliştirdiği laik/liberal/sol kaynaklıdır. Bu doğru veya yanlış değil, batının kendi macerası ve tecrübesi ile ulaştığı tabii ve makul bir kavramlaştırmadır. Bütün devletler güç sahibidir, vergi toplar, savaş yapar, şiddet kullanır ama bizim devlet anlayışımız kendi kaynaklarımızda "açları doyurmak, çıplakları giydirmek, düşmanları tepelemek, refah ve huzuru sağlamak"tır, sultan/han/kral'ın lüks ve israfı, keyfi ve nefsi için değildir.

Devamını oku...
 

Bazı Vakfiyelerin hayır şartları

Büyük Tarihçi Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Vakıf Kayıtlar Arşivi'ni şöyle tanımlar:

"Vakıf müessesesi, orta ve yeni çağlar Türk ve İslâm dünyasını tetkik için birinci derecede mühim bir kaynaktır.

BAZI VAKFİYELERİN HAYIR ŞARTLARI

Fatih Sultan Mehmed Han'ın 875 H. (1470 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Yatağa düşmüş, evine doktor getirme imkânı olmayan hastalara, başvurmaları halinde doktor gönderilmesi,
  • Hastanede ölenlerin cenaze masraflarını karşılamak üzere her gün beş akçenin bir fonda biriktirilmesi,
  • İmarete gelen misafirler, görevliler tarafından güler yüzle karşılanıp, misafir olarak kalmak isterlerse, üç günden çok olmamak üzere misafir edilip, yeme-içme ihtiyaçlarının karşılanması,
  • İmaretten, dul kalmış Saliha hanımlar için yemek verilip, namus ve iffetlerinin muhafaza edilmesi.

Yavuz Sultan Selim Han'ın 947 H. (1540 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Her gün iyi cins undan 100 ekmek pişirilip fakir halka dağıtılması.

Sultan III. Murat Han'ın annesi Nurbanu Valide Sultan'ın 990 H. (1582 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Hastanede görev yapacak hastabakıcı, temizlikçi, bekçi gibi görevlilerin yanında, hastalara namaz kıldırabilecek bir imam tayin edilmesi ve bu imama yardımcı olacak, namaz vakitlerinde hoş seda ile ezan okuyup insanları Allah'a ibadete çağıracak bir müezzin tayin edilmesi,
  • Kendini bilmez kişilerin duvarları karalayıp, kirletmesini engellemek ve yapılan karalamaları silmek için bir görevli tayin edilmesi,
  • Cuma, bayram ve mübarek gecelerde imarette her gün pişirilen yemeğe ilave olarak çeşidi bol yemekler pişirilip yoksullara dağıtılması ve yoksul-zengin ayırmaksızın imarete gelen misafirlere yedirilmesi.

Sivas'ta "Daru'r reha Vakfı"nın 1268 H. (1851 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Hastalık ve benzeri afet ve olaylar nedeni ile geçim sıkıntısına düşerek ihtiyaç ve zaruret içinde bulunan yoksulların, yetimlerin ve dul hanımların ihtiyaçlarının giderilmesi.
    Devamını oku...
 


Sayfa 6 - 27


Copyright © 2011 - ... Designed by  
Her hakkı saklıdır.